Fetret Devri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fetret Devri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2020

Musa Çelebi Dönemi

     Musa Çelebi Ankara Savaşı'nda Timur'a tutsak düşen babasının yanında esir olarak kaldı. Bazı kaynaklara göre, Yıldırım esarette 1403'de ölünce cenazesi Timur'un emri ile Musa Çelebi eşliğiyle Bursa'ya gönderildi. Bursa Timur ve ordusunun işgaline uğramış, talan edilmişti. Musa Çelebi Timur'dan beratlı olan bir emir olarak Bursa'da hükümet etmeye başladı. Aynı yıl İsa Çelebi Karesi civarlarına gelip Musa'yı tehdide başlayınca, Musa Çelebi ona karşı bir sıra başarılı hücumda bulundu ama onu ortadan kaldıramadı. Balıkesir civarındaki en son çarpışmada Musa Çelebi yenildi. Önce Germiyan'a kaçtı ve oradan da Karamanoğlu Mehmet Bey'e sığındı. Musa Çelebi 1409'da sonradan Bursa'yı eline geçirmiş ama bu şehri Süleyman Çelebi'ye kaptırıp Amasya'ya çekilmiş olan kardeşi Mehmet Çelebi'den bir mektup aldı. Süleyman Çelebi'yi ortadan kaldırmak üzere bir strateji bulup üzerinde anlaşmak üzere iki kardeş Kırşehir civarında, Cemele Kalesinde buluştular. Kabul ettikleri plana göre Musa Çelebi Rumeli'ye, Eflak'a geçecek, civardan topladığı askerlerle Edirne üzerine yürüyecekti. Mehmet Çelebi'yse, Süleyman Çelebi'nin boş bıraktığı Bursa'ya hücum edecekti. Yani Mehmet Çelebi ve Musa Çelebi Osmanlı devletini ikiye bölmeyi, Musa Çelebi'nin Edirne'de Osmanlı Rumeli toprakları sultanı olmasını, ve Mehmet Çelebi'nin ise Bursa'da Osmanlı Anadolu toprakları Sultanı olmasını kabul ettiler.

     Musa Çelebi bir gemi ile Sinop'tan Eflak'a geçti. Eflak voyvodası olan Mirce'nin kızı ile evlendi. Mirce'nin sağladığı çok sayıda Eflak askerleri ile Türkmenlerden oluşan yeni bir ordu kurdu. Bunu haber alan Süleyman Çelebi Bursa'dan hemen Bizans desteği için Konstantinopolis'e ve oradan da Edirne'ye geçti. Amasya'dan yürüyen Çelebi Mehmet de Bursa'yı eline geçirdi. Musa Çelebi yeni topladığı ordusu ile 1410'da Balkanlardan güneye indi. Bizans destekli Süleyman Çelebi ordusuna karşı Edirne ile Eyüp arasındaki bölgede bir dizi baskın ve ufak çarpışmalar başlattı. Musa Çelebi ordusuyla en son olarak 17 Şubat 1411'de bir soğuk kış gecesi, Süleyman bir hamamda içki alemindeyken, Edirne'yi bastı. Süleyman Çelebi taraftarları ve ordusu moral yitirmiş ve bir kısmı ayrılmıştı. Diğerleri ise onu savunmaktan kaçındılar. Süleyman durumu bildirenlere önce inanmayıp onlara hakaret etti; ama sonunda durumunun vehametini anlayınca geceleyin yanında çok az sayıda adamıyla Edirne'den kaçtı. Ama Döğenciler köyüne gelince tanındı ve köylüler Süleyman'ı öldürüp kesik başını Edirne'ye, Musa Çelebi'ye gönderdiler. Böylece Musa Çelebi 1410'da Edirne'de tahta geçti. Osmanlı Devleti Çelebi Mehmet Anadolu'da ve Musa Çelebi Avrupa'da hükümdar olarak ikiye bölünmüş oldu. Rumeli yakasında Edirne'de hüküm sürmeye başlayan Musa Çelebi, Süleyman Çelebi'den daha etkin politikalar uygulamaya başladı. Önce sınır gazilerinin isteklerini karşılayarak Köprülü ve Provadı kalelerini, Nobirda gümüş madenleri merkezini eline geçirdi. Mihaloğlu ve akıncıları Makedonya'nın içlerine akınlar yaptı.
     Bizans İmparatoru ile Süleyman Çelebi'nin yaptığı anlaşma feshedildi. Bununla birlikte Süleyman Çelebi'nin Bizans'a terk etmiş olduğu arazileri geri istedi. Bu isteğinin kabul edilmemesi ve gerçekte Süleyman Çelebi'ye verdiği destek dolayısıyla II.Manuel'i cezalandırmak gerektiğini düşündü. Bizans'ın eline geçmiş olan bölgeleri Musa Çelebi tekrar aldı. Ama Musa Çelebi'nin uyguladığı esas 1412'de yeni bir Konstantinopolis kuşatması başlatması oldu. Musa Çelebi'nin ufak deniz gücünün yenilgiye uğratılması ve Konstantinopolis kara surlarının aşılmaz olarak görülmesine rağmen Musa Çelebi karadan kuşatmaya devamda ısrar etti. 1411'de Bizans İmparatoru İstanbul'da rehin olarak tutulan Süleyman Çelebi'nin oğlu Orhan Çelebi'yi serbest bıraktı. Orhan Çelebi kendine asker toplayarak Selanik'te isyan çıkarttı. Fakat Musa Konstantinopolis kuşatmasını bırakmadan bu isyan bastırıldı. Bu birlikler sonra da Bizans'a ait olan Teselya bölgesine akınlar yaptılar. Musa Çelebi'nin haşin tabiatı ve kendini taraftarlarından ayrı tutması onların gücenmelerine yol açtı. Örneğin Eski Saray etrafına yaptırdığı yüksek surlar kendi şahsi güvenliği için uygun gelmekle beraber, kendini halktan ve taraftarlarından ayırmasını sembolize etmekteydi. Balkanlarda bulunan Gazi akıncıların kazanmış oldukları güç, ganimet ve onlara verilen tımarları imtiyazlar olarak görerek onları azaltmaya koyulup sınırlardaki gazi emirleri gücendirdi. Şeyhülislam olarak atadığı Şeyh Bedrettin'in fikirleri ile, hem medreseli Sünnileri hem de ülkenin zengin ileri gelenlerini kızdırdı. Devletinin idaresini elinde tutan Çandarlı vezirleri Bizans'la ve Anadolu'da bulunan Mehmet Çelebi ile gizli müzakerelere giriştiler.
     Bizans İmparatoru 1412 başlarında Bursa'ya bir gizli elçi gönderdi ve Mehmet Çelebi'yi İstanbul'a davet etti. Onu 3 gün süren şaşaalı bir ağırlama töreni ile Musa Çelebi'ye karşı savaşa ikna etti. Bizanslılar Mehmet Çelebi ordusunu Boğaz üzerinden Rumeli'ye geçirdiler ve Ekim 1412'de iki kardeş İnceğiz Muharebesi'ne giriştiler. Bu muharebede Musa Çelebi galip geldi. Mehmet Çelebi yaralandı. İstanbul'a, sonra da Bursa'ya çekildi. Mehmet Çelebi bundan yılmadı. O yılın sonlarında yeni bir ordu ile gelip Boğazı geçti ve Bizans ve Sırp askeri takviyeleriyle Musa Çelebi üzerine yürüdü. Bir seri çatışmalar yapıldı ve bu ikinci seferki çatışmalarda da Musa Çelebi galip gelip kardeşini Bursa'ya geri püskürttü. 15 Haziran 1413'de Mehmet Çelebi yeni bir orduyla Karadeniz üzerinden Trakya'ya asker çıkardı. Musa Çelebi'nin askerleri bu sıralarda iyice moral yitirmiş ve ümera da Musa Çelebi'ye yüz çevirmişti. Bu sefer iki kardeş ordusu Vize Muharebesi'ne giriştiler. Bu sefer Musa Çelebi mağlup oldu ve muharebe meydanından kaçtı. Ama Edirne'ye gitmedi. Mehmet Çelebi bir süre, Musa Çelebi'yi yakalamak için Trakya'da uğraşı verdi. 5 Temmuz 1413'te Musa Çelebi küçük bir ordusu ile Sofya yakınlarında, Samkov civarında bulunan Çamurlu Derbendi'nde kıstırıldı. Büyük bir direniş gösterdi, ağır yaralandı. Kaçmaya çalışırken bir çeltik arığına düştü. Mehmet Çelebi askerleri Musa Çelebi'yi burada yakalayıp, hemen boğup öldürdüler. Musa Çelebi'nin cenazesi Bursa'ya gönderilerek kardeşleri İsa Çelebi ve Emir Süleyman yanında Yıldırım'ın türbesine gömüldü. Böylece Osmanlı Devleti'nin ikiye bölünüp, tek devlet olarak ileride yaşamasını tehdit eden, çok büyük tehlikeli bir dönem olan Fetret Devri'nin son safhası sona ermiş oldu.

Süleyman Çelebi Dönemi

     1402'de Ankara Savaşı'nda Osmanlı ordusunun sol kanadı komutanı olan Süleyman Çelebi yenilgiden sonra Yıldırım Bayezit'in veziriazamı olan Çandarlı Ali Paşa ile birlikte Timur birliklerinin kovalamasıyla Rumeli'ye doğru kaçmaya başladılar. Timur birlikleri Bursa'ya girip şehri yakıp yıkıp talan ettiler. Süleyman Çelebi Ağustos 1402'de Gelibolu'ya geldi. Venedik ve Ceneviz gemileri onu ve askerlerini Rumeli yakasına taşıdılar. Yabancıların bu fena inancı Timur'un çok kızmasına neden oldu ve belki de Timur'un başlarında Tatar ordularının ta İzmir'e gidip Anadolu da önemli bir Hristiyan kalesi ve deniz üssü olan İzmir'i kuşatıp bütün Hristiyan savunucularının öldürülüp kesik başlarından piramitler yapılmasına bir neden oldu.

     Süleyman Çelebi Rumeli'deki Osmanlı bölgelerine hakim olmak için Bizans desteğini almak üzere o zaman Avrupa'da bulunan Bizans İmparatoru II.Manuel Palaiologos yerine taht naipliği yapan VII.Yannis Palaiologos ile müzakerelere girişti. Yıl sonunda müzakereler sona erip 1403 başında şahsen Emir Süleyman ile Bizans taht naibi, Venedik, Genova, Rodos San Jean Şövalyeleri, Sırp Despotu Stefan Lazeraviç ve Latin Naksos Dükü arasında bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Bizans Osmanlılara vasal olmaktan çıkacak ve yıllık tazminat ödemeyi durduracak ve buna karşılık Süleyman Çelebi hükümdarlığı Bizans'ın üst egemenliğini kabul edecekti. İyi niyetini göstermek için Süleyman Çelebi Bizans'a Ege kıyılarında Selanik ve civarını, Aynaroz yarımadasını, bazı Ege adalarını ve Karadeniz kıyılarında Boğaz'a girişten ta Nişabur'a kadar araziyi geri verecekti. İtalyan denizci şehirlerine Osmanlı ülkelerinde daha fazla ticari imtiyazlar sağlanacaktı. Osmanlılar ellerindeki bütün Bizans ve diğer imzalayıcı ülke esirlerini geri teslim edilecekti. Osmanlı gemileri Çanakkale ve İstanbul boğazlarına Bizans İmparatorluğu'ndan izin almadan girmeyeceklerdi. Buna karşılık anlaşmayı imzalayan bütün ülkeler Süleyman Çelebi'yi başkenti Edirne'de bulunan Osmanlı Devleti'nin hükümdarı olarak kabul edeceklerdi. Bu haberi Avrupa'da Venedik'te alan II.Manuel Palaiologos hemen İstanbul'a geri döndü ve kendi imzasını atarak bu anlaşmayı kabul etti.
     1402'de Edirne'de tahta oturan Süleyman Çelebi başveziri Çandarlı Ali Paşa aracılığı ile sivil ve asker kadroların ve 1403 başındaki barış anlaşmasından sonra komşu ülkelerin desteğini almış meşru hükümdar olmuştu. Süleyman Çelebi bundan sonra Edirne'de sarayda içki alemleri ile iyi vakit geçirmeye kendini terk etti. Bu sırada Sırp despotluğunda Stefan Lazaroviç ile Jorg Brankoviç arasında çıkan mücadeleden faydalanarak Sırbistan üzerindeki gücünü artırdı. Fakat Anadolu'yu alıp eski Osmanlı Devleti'ni yenileme idealinden hiç vazgeçmedi. Bu nedenle 1403'te kendine sığınan kardeşi İsa Çelebi'ye büyük bir ordu vererek onu Anadolu'ya gönderdi. Ama İsa Çelebi başarılı olamadı. 1406'da Mehmet Çelebi İsa Çelebi'yi elimine edince, Süleyman Çelebi Anadolu'yu ele geçirme emeline daha kuvvetle sarıldı ve kuvvetlerini toplayıp Anadolu yakasına geçti. Mehmet Çelebi orada bulunmazken Bursa'ya hücum edip şehri eline geçirdi. Kardeşine karşı koyamayacağını anlayan Mehmet Çelebi Amasya'ya çekildi. Başvezir Çandarlı Ali Paşa'nın başarılı bir manevrasıyla Ankara'yı aldı ve kardeşinin geride bıraktığı yerleşkeleri talan etti. Mehmet Çelebi yeniden Bursa üzerine yürüdü. İki ordu Yenişehir ovasında karşı karşıya geldiler. Fakat Süleyman Çelebi'nin başveziri Çandarlı Ali Paşa çeşitli manevralarla Mehmet Çelebi ordusunun danışmanlarını kandırıp ordunun savaşa girmeden dağılmasına neden oldu. Mehmet Çelebi bu sefer ordusuz olarak tekrar Amasya'ya kaçmak zorunda kaldı.
     Süleyman Çelebi Bursa'da içki ve eğlenceye devama başladı. 1406'da tekrar başını kaldırıp Timur'un Karamanoğlulara vermiş olduğu Sivrihisar kalesini eline geçirdi. Akıncıları Karaman ülkesine hücuma geçtiler. Aydınoğlu Cüneyt Bey ve Menteşeoğlu İlyas Bey Süleyman Çelebi'nin üst egemenliğini tanımak zorunda kaldılar. 1406'da Süleyman Çelebi'nin bu başarısının mimarı olan ve I. Murad dönemi sonundan beri 20 yıldır başvezirlik yapmış olan Çandarlı Ali Paşa öldü. Bu deneyimli devlet adamının ölümü Süleyman Çelebi için bir güç doruğu oldu ve bundan sonra Emir Süleyman gücünün çöküşü başladı. Buna bir neden Süleyman Çelebi'nin Anadolu'ya önem verip Rumeli'de bulunan gazi akıncı ve göçmen Türkmenlerin taht üzerindeki etkili güçlerini azaltması olmuştu. 1409'da Mehmet Çelebi yeni bir strateji uygulamaya koydu. Buna göre kardeşi Musa Çelebi ile anlaşarak onu Rumeli'ye Eflak üzerinden gönderecekti ve o Süleyman Çelebi'yi Rumeli'de oyalayıp hatta mağlup ederken Mehmet Çelebi Anadolu'yu ve Bursa'yı ele geçirecekti. Süleyman Çelebi, kardeşi Musa Çelebi'nin Eflak'a gidip orada bir ordu toplama haberini Ayasoluk'ta iken öğrendi. Yanına İzmiroğlu Cüneyt Bey'i alıp Bizans desteğini sağlayıp hemen hızla Rumeli'ye geçti ve Edirne'ye gitti. Musa Çelebi'nin hücumlarına karşı durabilmek için, olabilecek anlaşmazlıklar, Trakya'nın emniyeti Boğazlardan rahat geçişi sağlamak amacıyla o sonbahar Emir Süleyman İstanbul'a gitti. Görüşmelerde Bizans İmparatoru II.Manuel'e "sevgili baba" diyerek hitap ederek Musa'nın hücumlarına Bizans desteği olmadan karşı koyamıyacağını bildirdi. Musa Çelebi'nin Bizans'a karşı çok daha sert bir politika güdeceğini bilen ve Yıldırım'ın İstanbul kuşatmaları halen aklında olan İmparator II.Manuel ile Süleyman Çelebi bir destekleme anlaşması imzaladılar. Bizans'a iyi niyetini açığa koymak için Emir Süleyman genç erkek kardeşi Kasım'ı ve kız kardeşi Fatıma'yı Bizans'a rehin olarak verdi ve Epir Despotu Teodor'un gayri-meşru kızı ve İmparator'un yeğeni olan bir genç kızı da kendi karısı olarak aldı. Hemen ardından Karamanoğulları'yla da barış anlaşması yaptı.
     Bu stratejisinin birinci aşamasında başarılı olan Mehmet Çelebi ise hemen Bursa'ya girip Anadolu yönetimini eline aldı. 1410'da Musa Çelebi Eflak Voyvodası'nın kızı ile evlenip Eflak, Bulgar ve Sırp desteği ile Rumeli sınır boylarında yerleşmiş Türkmenlerden bir ordu toplamayı başardı. O yıl Edirne ile Eyüp arasındaki arazide Süleyman Çelebi ile Musa Çelebi orduları arasında arka arkaya bir sıra çarpışmalar ve baskınlar ile savaş başladı. Haziran ve Temmuz 1410'daki ilk çatışmalarda Süleyman Çelebi üstün gelmekle beraber, kendisi pek o kadar savaşcı bir kişi değildi. Süleyman Çelebi Edirne sarayına çekilip tekrar içki ve eğlenceye daldı. Etrafındakiler bu durumdan, özellikle Hristiyanlara karşı çok iyi davranması ve vaktini içki ve eğlenceye vermesinden, hoşnut değillerdi ve önemli önemsiz birçok taraftarı Süleyman Çelebi yanından ayrıldı. En sonunda 17 Şubat 1411'de bir kış havası altında Musa Çelebi Edirne'yi bastı ve demoralize olmuş olan Süleyman Çelebi taraftarları buna karşı koyamadı. Süleyman Çelebi o sırada sarhoş ve bir hamam aleminde bulunmaktaydı. Kendisine kardeşinin baskınından haber getiren yandaşlarını çok sinirli bir şekilde kovmaktaydı ve hatta ceza olarak bazılarının sakal ve bıyıklarını tıraş ettirdi. Sonunda aklı başına gelip gece karanlığında yanında çok az sayıda adamıyla İstanbul'a doğru kaçmaya koyuldu. Döğenciler köyüne geldiği zaman kılavuzu ihanet edip köylülere onun kimliğini bildirip onları kışkırttı ve köylüler de sırf Musa Çelebi'den bahşiş alabilmek gayesiyle Süleyman Çelebi'yi öldürdükleri rivayet edilir.

İsa Çelebi - Fetret Devri

     Fetret Devri, Fasıla-i Saltanat olarak da bilinir. Yıldırım Bayezit'in 1402 Ankara Savaşı'nda yenilmesiyle başlayan bu döneme, kardeşleriyle girdiği mücadeleyi kazanıp 1413'te yönetimi yeniden ele geçiren Mehmet Çelebi son vermiştir. Fetret; kelime anlamı olarak padişahsız geçen süre, dönem demektir. Ankara Ovası'nda yapılan savaşın kötüye gittiğini gören Yıldırım Bayezit'in oğullarından Süleyman Çelebi, yanına Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Murat Paşa ve yeniçeri ağası Hasan Ağa ile birlikte kendine bağlı olan birlikleri de yanına alarak Edirne'de saltanatını ilan etti. Savaşa katılan diğer şehzadelerden İsa Çelebi Balıkesir'de, Çelebi Mehmet ise Amasya'da kendi hükümdarlıklarını ilan ettiler. Yıldırım Bayezit ile birlikte Musa çelebi ve Mustafa Çelebi Timur'a tutsak düştüler. Timur, Anadolu'daki Osmanlı topraklarını yağmaladı. Anadolu'da Osmanlı topraklarına katılan eski Anadolu beyliklerini yeniden canlandırdı. Osmanlı topraklarını ise 4 şehzade arasında paylaştırarak Anadolu'dan çekildi. Böylece Osmanlı Toprakları bölünmüş oldu. 

     İsa Çelebi Dönemi
     İsa Çelebi önce Balıkesir civarına yerleşti. Timur ordusunun şehri ele geçirip talanından sonra Bursa'da Timur'un beratı ile emir olarak hükümet süren kardeşi Musa Çelebi ile mücadeleye başladı. Önceki çatışmalarda Musa Çelebi üstün geldi ise de sonra Balıkesir civarında yapılan bir çarpışmada İsa Çelebi galip geldi ve Musa Çelebi Kütahya'ya kaçtı. İsa Çelebi Bursa'da Timur'dan beratlı emir olarak hüküm sürmeye başladı. 1403'te Amasya'da bulunan kardeşi Mehmet Çelebi, Yıldırım Bayezit'in meşhur komutanlarından olan Subaşı Eyne Bey'in tavsiyesiyle, İsa Çelebi'ye bir mektup göndererek Anadolu topraklarının ikisi arasında bölüşülmesini önerdi. Bu öneri İsa Çelebi tarafından kendisinin "ulu karındaş" olduğu ve bu nedenle hükümdarın kendisi olması gerektiği gerekçesiyle reddedildi. Mehmet Çelebi bunun uzerine Amasya'dan askeri ile Bursa üzerine yürüdü. İki kardeş orduları Ulubat'ta savaşa giriştiler ve bu muharebeyi İsa Çelebi kaybetti.
     Ulubat Savaşı'ndan sonra İsa Çelebi önce Yalova'ya, oradan da İstanbul'a gitti. İmparator II.Manuel Palaiologos Avrupa'da bulunmaktaydı ve onun taht naibi olan VII.Yannis Palaiologos Emir Süleyman ile 1403 başında Bizans için çok elverişli yeni bir anlaşmayı imzalamıştı. Edirne'de bulunan Emir Süleyman'ın, İmparator'dan İsa'yı istemesi üzerine, bu antlaşma gereği olarak İsa Çelebi Edirne'ye gönderildi. Kendisine en büyük rakip olarak Mehmet Çelebi'yi gören Emir Süleyman kardeşi İsa Çelebi'ye bir kuvvetli ordu vererek Anadolu'ya geçirtti. İsa Bey bu ordu ile Çelebi Mehmet idaresinde bulunan Bursa önlerine geldi. Bursa halkı Mehmet Çelebi'nin idaresinden memnundu. İsa Çelebi'nin şehirlerini eline geçirmesini önlemek için şehirde yangın çıkarttılar. Diğer kaynaklar ise yangının Bursa'yı ele geçirmeyi başaramayacağını anlayan İsa Çelebi taraftarları tarafından çıkarıldığını yazarlar. İsa Çelebi güçleri ile Mehmet Çelebi güçleri arasındaki Bursa önündeki savaşta İsa Çelebi tekrar yenildi ve kaçmaya mecbur kaldı.
     İsa Çelebi bu sefer Candar oğlu İsfandiyar Bey'e sığındı. Beyliklerini Timur yolu ile tekrar eline geçiren Aydınoğlu Cüneyt Bey, Saruhan Beyi Hızırşah Bey, Menteşe Beyi İlyas Bey'in ve Candar oğlunun sağladığı askerlerle İsa Çelebi 1404 - 1405 arasında üç kez daha Bursa'da bulunan kardeşi Mehmet Çelebi'ye hücuma geçti ve her seferinde yenilip geri çekildi. En son denemesinde Karamanoğlu'na iltica etti. Karamanoğlu Anadolu'da çok güçlenmiş olan Mehmet Çelebi aleyhtarı harekete geçmemeyi tercih etti ve Mehmet Çelebi ile anlaşıp İsa Çelebi'yi ülkesinin sınırları dışına attı. İsa Çelebi bir süre atalarının yurdu olan Sultanönü'ne gelip burada saklandı. 1406'da İsa Çelebi Eskişehir'de bir hamamda iken Mehmet Çelebi adamlarının bir baskınına uğradı. Bunlar tarafından yakalanıp boğularak öldürüldü. Cesedi, Bursa'da Murat Hüdavendigar türbesi yanına gömüldü. Mehmet Çelebi Anadolu'da ve Emir Süleyman Avrupa'da hükümdar oldular. Böylece 1406'da Osmanlı Devleti fiilen ikiye bölünmüş oldu.

Fetret'ten İstanbul'un Fethine

     Anadolu'yu fethetmeyi düşünmeyen Timur, kendisine katılan Türkmen beylerine eski topraklarını vererek çekildi. Böylece Osmanlılar daha Bayezit'in oğulları zamanında Batı Anadolu'daki kazanımlarını geri alabildiler. İmparatorluğun o sırada herhangi bir saldırıya uğramayan Avrupa topraklarının sağlam iç örgütlenmesi bunda belirleyici oldu. Türkleri belki Rumeli'den söküp atabilecek güçlü bir Haçlı seferi Hristiyan alemindeki bölünmeler nedeniyle gerçekleşmeyince, Osmanlı Devleti'nin toparlanmasının önündeki başlıca engeli şehzadeler arası kavgalar oluşturdu. Bayezit'in dört oğlu taht uğruna birbirlerine girdiler. Yükseliş yüzyıllarının büyük köylü ayaklanmaları bu ortamda çıktı. Büyük şehzade Süleyman Çelebi, Osmanlılar'ın Hristiyan vasallarını Bayezit'in doğudaki son fetih girişimini destekleyen kesimleri yanına alarak Edirne'yi başkent edindi ve bir ara Trakya'ya egemen oldu. Avrupa'daki ilk yayılma, dalgasının ardındaki eski Türkmen soyluları ise Çelebi Mehmet'in (I.Mehmet) çevresinde toplandılar. Güven ve istikrardan yana olan esnaf ve zanaatçı loncaları ile Anadolu'daki kent kökenli, merkeziyetçi tarikatların da katılmasıyla Çelebi Mehmet bütün kardeşlerine üstün gelmeyi başardı. Bursa'daki Musa Çelebi'yi, Balıkesir'deki İsa Çelebi'yi ve Süleyman Çelebi'yi öldürttü. Fetret Devri de (1402-13), Çelebi Mehmet'in bütün imparatorluğa egemenliğini kabul ettirmesiyle son buldu. Bu arada Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklanmaları da bastırıldı. I.Mehmet'in (1413-21) ve II.Murat'ın (1421-44 ve 1446-51) hükümdarlığı sırasında ikinci bir genişleme dönemi yaşandı ve imparatorluğa yeni topraklar katıldı. Çelebi Mehmet ihtiyatlı bir politikayla Bulgaristan ve Sırbistan'da eski vasallık sistemine geri döndü ve bağlı prensliklere Avrupa'da yeni seferlere girişmeyeceği konusunda güvence verdi. II.Murat da padişahlığının ilk yıllarında daha çok Rumeli' deki gazilerin, komutanlarının ve vasal prenslerin, Anadolu'da da Ankara Savaşı'ndan sonraki konumlarına dönmeye çalışan Türkmen beylerinin yarattığı iç sorunlarla uğraştı. 1422-23'te Balkanlar'daki direnişi bastırdı. Konstantinopolis'i bir kez daha kuşattı ve kuşatmayı ancak Bizans'ın yüklü bir haraç ödemesi üzerine kaldırdı. Ardından Anadolu'ya yeniden egemen olarak Timur'un geride bıraktığı Türkmen beyliklerinin çoğunu haritadan sildi. Doğudaki Timurlular Devleti'ni tedirgin etmemek için yalnız Karamanlılar ile Candaroğulları'nı vergiye bağlamakla yetindi. Bundan sonra ise, Osmanlı Devleti'yle Venedik arasındaki ilk savaşı başlattı (1425). Venedik Osmanlı topraklarında ve Karadeniz'de ticaret üstünlüğünü kazanmak için o ana değin sultanlarla iyi geçinmeye çalışmışsa da, Osmanlıların Makedonya'yı geçerek kendi gölü saydığı Adriyatik kıyılarına erişmesini engellemek uğruna Selanik'i Bizans'tan devralmıştı. Savaş birkaç yıl sürüncemede kaldı. Venedik İtalya'daki sorunlarla uğraşıyor, Osmanlılara da Venedik kadırgalarıyla açık denizde değilse bile kıyı sularında, ordunun koruması altında baş edebilecek bir filo oluşturmak için zaman gerekiyordu. Bu arada Macaristan'ın Eflak topraklarına egemen olma çabası da, Murat'ı ömrünün sonuna kadar uğraştıracak bir dizi çatışmayı başlattı. Sonunda II.Murat Selanik'i ablukaya alıp ordusunun kente girmesini (1430) sağlayacak bir donanma kurdu ve Adriyatik ile Ege'deki Venedik limanlarına denizden yapılan akınlarla Venedik'i 1432'de barışa zorladı. Anlaşma koşullarına göre Venedik Osmanlıların Adriyatik'e çıkmasını önlemeye çalışmaktan vazgeçiyor, karşılığında imparatorluk sınırlan içinde önde gelen ticari güç olmasına izin veriliyordu.

     Osmanlı Devleti'nin kurucu aristokrasisini oluşturan, Fetret Devri'nde de Çelebi Mehmet'in çevresinde toplanan Türkmen soylularının tahta çıkardığı II.Murat, çok geçmeden bu eski ailelerin Rumeli ve Anadolu'da kazanılan topraklarda kurdukları büyük mülklere dayanarak güçlenmelerinden tedirgin olmaya başladı. Türk beylerinin nüfuzunu dengelemek için hizmetindeki Türk olmayan grupları güçlendirmeye koyuldu. Özellikle, Yeniçeri Ocağı denen piyade örgütlenmesine ve her yıl Balkan eyaletlerinden toplanan Hristiyan gençlerin Müslüman yapılarak sultana ömür boyu sadakat içinde yetiştirilmeleri anlamına gelen ünlü devşirme usulüne ağırlık verdi. Böylece devletin nispeten özerk çıkarlarına hizmet ederek devlete toplumdan ve toplumsal sınıflardan tümüyle bağımsızmış gibi bir görünüm kazandıran bir sistemi geliştirdi. Yeni fethedilen toprakların tımar, zeamet ve haslar halinde dağıtımından aslan payım alarak zenginleşen ve çoğalan devşirmeler bu yükselme dönemlerinde hep savaştan ve sürekli genişlemeden yana oldular. Tehlikeyi gören eski Türk aileleri ise doğal olarak buna karşı çıktılar ve özellikle birçok sadrazam yetiştiren Çandarlılar çevresinde barış yanlısı bir grup oluşturdular. II.Murat bazen köklü ailelerin doğudan gelebilecek yeni bir tehlike ve yeniden iki cephede birden savaşmak olasılığına ilişkin uyarılarına ikna olmuş göründü ya da uymak zorunda kaldı. Bazen de devşirmelerin saldırı özlemleri doğrultusunda davranarak, 1434'te Sırbistan ve Eflak üzerinden yeniden Macaristan'la mücadeleye girdi. Macar kralı Sigismund'un 1437'de ölmesinden yararlanarak Sırbistan'ı 1439'da ele geçirdi. Böylece vasallık ilişkilerini her yerde dolaysız Osmanlı yönetimine dönüştürmeye doğru bir adım attı. Artık Tuna'nın kuzeyine ilerlemenin önündeki başlıca engel Macarların elindeki Belgrad Kalesi'ydi. Bu noktada Osmanlıları Eflak'ta, gazilerle sınır savaşlarında pişmiş, karakışta bile harekatı sürdürecek kadar dayanıklı ve inatçı Janos Hunyadi'nin komutası altındaki Macarlar duraklattı. Osmanlı kuvvetlerinin Hunyadi komutasındaki güçlere yenilmesine barış yanlısı Türk soyluların baskısı da eklenince, II.Murat 1444'ün hemen başlarında Edirne-Segedin Antlaşması'yla Sırbistan'a özerkliğini geri vermeye, Eflak ve Belgrad üzerinde Macar egemenliğini tanımaya, Tuna'nın kuzeyine akın yapmamaya razı oldu. Aynı yıl Anadolu'daki başlıca düşmanı Karamanlılar ile barış yaparak tahtı çok genç yaştaki oğlu II.Mehmet'e (1444-46 ve 1451-81) bıraktı ve Manisa'ya çekildi ya da tam anlaşılamayan siyasal çatışmalar içinde çekilmeye zorlandı. Devşirmeler II.Mehmet'in çevresinde kümelenirken Çandarlı Halil Paşa sadrazamlığını korudu ve böylece çelişmeler çözülmemiş kaldı. Bizanslılar ve papa ise Osmanlı üst yönetiminde oluşan otorite boşluğundan Osmanlıları Avrupa'dan sürmek için yararlanmaya kalktılar. Örgütledikleri yeni Haçlı seferine, Müslümanlarla imzaladıktan barış anlaşmasının bağlayıcı sayılamayacağı konusunda papanın güvence vermesiyle Macaristan ve Venedik de katıldı. Haçlı ordusu Balkanlar'ı aşarak Karadeniz kıyısındaki Varna'ya vardı. Burada ikmallerini yaparak onları Konstantinopolis'e taşıması planlanan Venedik filosu, II.Murat'ın Osmanlı ordusunun büyük bölümüyle Anadolu'dan gelmesini de önleyecekti. Ama Sırbistan'ın sultana sadık kalması Venediklilerin de yenilgi durumunda ticari ayrıcalıklarını yitirmekten korkarak yükümlülüklerini yerine getirmemesi Haçlıları Varna'da hareketsiz bıraktı. Bu arada Edirne'de askerin de ayaklanması üzerine devşirme paşaların içten içe hoşnutsuzluğuna karşın çağrılan II.Murat Rumeli ve Anadolu tımarlılarını birleştirecek zamanı buldu ve 10 Kasım 1444'te Varna'da ezici bir zafer kazandı. Bundan sonra Trakya, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan'ın geniş kesimleri dolaysız yönetime geçirildi. Gjergj Kastrioti önderliğindeki Arnavutlar ise II.Kosova Savaşı'ndaki (1448) kesin yenilgiye kadar direndiler. II.Murat Şubat 1451'de öldüğünde Tuna sınırı güvenlik altındaydı. II.Mehmet'in ikinci saltanat dönemi açılırken, dıştaki sakinliğe karşılık, Osmanlı sarayı ve egemen sınıfının iç ilişkileri son derece gergindi. Devşirmeler artık bekledikleri günün geldiğini düşünerek sabırsızlanıyor; genç sultan, yedi yıl önce yeniçerilerin Buçuktepe Olayı'nın, hatta belki ondan önce Haçlı seferinin, el altından Çandarlı Halil Paşa tarafından kışkırtılmış olduğundan kuşkulanıyordu. Ama yeni bir iktidar odağı oluşturmaksızın, baba yadigarı yaşlı vezirin temsil ettiği kurucu aristokrasinin gücünü kırmak için ancak büyük, olağanüstü bir zaferin kazandırabileceği saygınlıktan yararlanabilirdi. Bu nedenle, Varna ve II.Kosova savaşlarıyla ortaya çıkan elverişli durumu yeni fetihlerle değerlendirmek isteyen savaş yanlısı devşirmelerin ilk hedefi doğrudan doğruya Konstantinopolis oldu. Fatih Sultan Mehmet ve yandaşlarının sağlam gerekçeleri vardı. İki yakada kazanılan onca toprağın doğal yönetim ve kültür merkezi başkalarının elinde kaldıkça, Avrupa'daki Osmanlı egemenliği daha fazla genişletilemeyeceği gibi, Rumeli ve Anadolu'yu birleştiren gerçek bir imparatorluk da yaratılamayacaktı. Sadrazam ve öbür Türk soylulan ise İstanbul'a saldırmaya şiddetle karşıydılar. Hep yeni bir Haçlı seferi olasılığını öne sürüyor, gerçekte ise Bizans başkentinin düşürülmesinin devşirmelerin zaferi olacağından çekmiyorlardı. Bu inatçı tutumları sultanda ihanet kuşkusu uyandırdığı gibi, zamanı geldiğinde Çandarlı Halil Paşa'nın ihanetle suçlanması senaryosuna da uygun düşecekti. Kaldı ki, var olan kuvvet dengelerini sürdürmek uğruna Halil Paşa gerçekten Bizanslılarla bazı gizli ilişkilere girmiş olabilirdi.
     Sonunda gerçekleşen kuşatma (6 Nisan - 29 Mayıs 1453), Konstantinopolis'in fethi ve Osmanlı başkenti yapılması Osmanlı tarihinde yeni bir perdeyi açtı. İç politika açısından, eski Türk ailelerinin korktuğu başlarına geldi. Önderleri hemen idam ya da sürgün edildi ve servetlerine el kondu. Bütün kilit mevkilere devşirmelerle yandaşları yerleşti. Dışta ise İstanbul'un alınışı, eski halifelik toprakları hala Mısır Memlukleri ile İran'daki Timur ardıllarının elinde olduğu halde, II.Mehmet'i Fatih sanıyla İslam aleminin en ünlü hükümdarı yaptı. Üstelik Mehmet'in özlemleri, yalnızca Müslümanları ve Türkleri egemenliği altında toplamaya değil, yeni aldığı kentin simgelediği her şeye, Bizans İmparatorluğu'nun canlandırılmasına, hatta belki tüm Hristiyan dünyasına kadar uzanıyordu. Bu kadar kapsamlı hedefler uğruna Fatih Sultan Mehmet çeşitli dayanak noktaları kurmaya girişti. İlk olarak, İstanbul'u yüzyıllar boyu hükmettiği alanın yeniden siyasal ekonomik ve toplumsal merkezi haline getirmeye yöneldi. Bu amaçla, imparatorluğun bütün tabi halklarından grupları kente yerleştirmeye başladı. En nitelikli, yetenekli ve girişken kişileri başkente çekmek için özel vergi bağışıklıkları getirdi. Belli başlı dinsel grupların millet denen cemaatler halinde kendi kendilerini yönetmelerine, sultanın genel himayesi altında kendi dinsel önderlerini, geleneklerini, medeni hukuklarını, dillerini korumalarına izin verdi. Kent fiziksel açıdan da restore edildi. Eski yapılar onarıldı; yollar, su kemerleri, köprüler yapıldı. Kanalizasyon sistemi iyileştirildi, kalabalık bir nüfusu beslemek için gerekli dev bir ikmal ve iaşe ağı kuruldu. İstanbul'un sanayi ve ticaretini geliştirmek için imparatorluğun dört bir köşesinden tüccar ve zanaatçılara belirli ayrıcalıklar tanındı. Zamanına göre çok geniş, hatta kozmopolit bir kültür taşıyan, ideolojiye çok önem veren, Rumca bilen ve Roma imparatorlarının ardılı görüntüsünü bilinçli olarak veren, İtalyan Rönesansı'nı dikkatle izleyen ve İslamın yasaklarına karşın Bellini'ye ünlü portrelerini yaptıran Fatih Sultan Mehmet, daha çok sipahiye tımar verebilmek için miri araziyi genişletmeyi ve şeriatı çiğnemek pahasına, örfi hukuk buyurma yetkisine dayanarak kurucu aristokrasinin elindeki mülk ve vakıfları yeniden devlet rakabesine almayı denedi. Bütün bu nedenlerle şeriatın temsilcileri ve halk arasında, gizlice Hristiyan olduğu ya da olmayı düşündüğü bile söylenen II.Mehmet cihan egemenliği iddiası doğrultusunda, hırs ve enerjisinin önemli bir bölümünü Asya ve Avrupa'daki topraklarını büyütmeye ayırdı. Bizans ve Selçuklu hanedanlarının tek meşru varisi olduğunu sorgulayabilecek hiçbir bey bırakmadı. Geri kalan bütün vasallık ilişkilerinin yerine dolaysız Osmanlı yönetimini geçirdi. Ayrıca, Osmanlı egemenliğini II.Murat'dan devir alınan sınırların ötesine taşıdı. 1454'ten 1463'e kadar Avrupa'nın güneydoğusuna ağırlık vererek Sırbistan'ı ilhak etti (1454-55). Mora'yı imparatorluğuna katarak (1458-61) Bizans tahtının son hak sahipleri olan despotları ortadan kaldırdı. Venedik Mora'nın Ege kıyısındaki önemli kalelerini sultana teslim etmeyi reddettiğinde, Fatih Sultan Mehmet Osmanlı-Venedik Savaşı'nı başlattı (1463-79). Aynı zamanda Trabzon (1461) ile Sinop ve Kefe gibi Karadeniz'de varlıklarını koruyabilmiş Ceneviz ticaret kolonilerini alarak, Kırım hanlarının Osmanlı metbuluğunu kabulü sürecinin ilk adımını attı. 1463'te Katolik Macarlardan büyük baskı gören yerli Bogomil mezhebi, üyelerinin yardımıyla Bosna'yı işgal ve ilhak etti. Venedik'ten denizyoluyla gelen yardımlarla Arnavutluk direnmeyi sürdürdüğünde, kalabalık Türkmen aşiretlerini buraya sevkederek fethin tamamlanmasını sağladığı gibi, ülkede yerleşik bir Müslüman nüfus da yarattı. Yeni bir Haçlı seferi düzenleyemeyen Papalık ve Venedik ise Karamanlılar ile İran'da Timur ardıllarının yerini alan Uzun Hasan'ın yönetimindeki Akkoyunluları kışkırtarak II.Mehmet'in dikkatini doğudaki geleneksel düşmanlarına çekmeye çalıştılar. Ama Fatih Sultan Mehmet sülale kavgalarından ustaca yararlanarak 1466'da Karaman'ı işgal etti ve Anadolu'daki dolaysız Osmanlı yönetimini Fırat'a dayandırdı. Uzun Hasan buna çok sayıda Türkmen beyiyle Anadolu'ya girerek karşılık verdiğinde, Venedik de Mora'daki hücumlarını yoğunlaştırdı, Macaristan Sırbistan'ı istilaya başladı ve İskender Bey Bosna'ya saldırdı. Fatih Sultan Mehmet ise bu düşmanları birer birer yenmeyi başardı. 1473'te Otlukbeli Savaşı'nda Uzun Hasan'ı bozguna uğrattı. Akkoyunlu hükümdarı Anadolu'nun tümünde Osmanlı egemenliğini tanıdı ve İran'a döndü. Bu basan Suriye'deki Memlüklerle çatışmaya yol açtı. Memlükler'i yenememekle birlikte etkisiz duruma getiren II.Mehmet yeniden Venedik'le ilgilendi. Adriyatik kıyılarına denizden yapılan bir dizi akın sonunda varılan barışla (1479) Venedik Arnavutluk ve Mora'daki üslerini teslim etmeyi, ticari ayrıcalıklarının sürmesi karşılığında Osmanlılara her yıl düzenli haraç ödemeyi kabul etti. Bununla birlikte ortaçağ dünyasını Hindistan ve Çin'e bağlayan İpek Yolu ve Baharat Yolu'nun İtalya'daki son duraklarını ele geçirip karlı bir ticareti denetimine almayı amaçlayan Fatih Sultan Mehmet artan deniz gücüyle sonraki yıl yeniden harekete geçti. Ağustos 1480'de Otranto'ya Gedik Ahmet Paşa komutasında bir ordu çıkardı ve Rodos'a saldırdı. Başarının eşiğindeki Fatih Sultan Mehmet'in bilinmeyen bir yöne, belki Mısır'a doğru sefere çıkmak üzereyken 1481'de Hünkarçayırı'nda ansızın ölmesi, İtalya seferi girişimine son verdi.
     Fatih Sultan Mehmet büyük fetihlerinin yanı sıra imparatorluğun kurumsal yapılanmasına da önem yerdi. Önceki yüzyılda örf aracılığıyla gelişmiş olan siyasal, yönetsel, hukuksal ve askeri usulleri bir dizi kanunnamede sistemleştirmeye çalıştı. Ama gerekli derlemenin boyutları ve art arda gelen seferler nedeniyle bu iş, ancak 16. yüzyıl ortalarında, I.Süleyman'ın (Kanuni) hükümdarlığında tamamlanabildi. Devletin ekonomik ve toplumsal temellerinin sağlamlaştırılması açısından da çelişkili sayılabilecek bir başarıya ulaşan Fatih Sultan Mehmet'in en önemli sorunu, bir yandan askeri harekatlarını, bir yandan da yeni yönetim aygıtlarını finanse edecek parayı bulmaktı. Hem Osmanlı merkeziyetçiliği görece ileri bir likiditeye yaslanmak zorundaydı, hem de devlet büyüyüp karmaşıklaştıkça özellikle ordu aracılığıyla ekonomiye gittikçe ağırlaşan bir yük biniyordu. Fethedilen toprakların çoğu has ve zeamet biçiminde dağıtılmış, sonra da bunların bir bölümü eski Türk soylularınca çeşitli yollardan mülk ve vakıf statüsüne geçirilerek asker (cebelü) besleme yükümlülüğünden arındırılmış olduğu için, II.Mehmet'in öncellerinden devraldığı vergi usul ve mekanizmaları ne yeterli nakit, ne de yeterli sayıda eyalet süvarisi sağlayabiliyordu. Fatih Sultan Mehmet'in bu durumda denediği çözümler kısa vadeli amaçlarına ulaştıysa da, uzun vadede ciddi sorunlar doğurdu. İlk önlem olarak, belirli aralarla bütün sikkeleri dolaşımdan çekip yerlerine nominal değeri aynı, ama ayan düşük sikke (züyuf akçe) çıkarttı, yani tağşiş usulünü devreye soktu. Herkesi yeni sikkeleri kullanmaya zorlamak için, her yana olağanüstü yetkilerle donatılmış silahlı müfrezeler yollayarak, duyurulan süre içinde yenisiyle değiştirilmemiş daha değerli eski sikkelere karşılıksız el koydu. Böylece halkın elindeki altın, gümüş ya da bakırın bir bölümü hazineye aktanldıysa da tağşişlerin kısa zamanda yol açtığı hızlı enflasyon zanaat üretimine ve ticarete zarar verdi. II.Mehmet'in ek gelir arayışında başvurduğu ikinci yöntem bazı zorunlu tüketim maddelerini devlet tekeline almak, sonra bu gelir kaynaklarını birer mukataa olarak açık artırma yoluyla en yüksek peşin bedeli ödeyenlere belirli sürelerle satmaktı. Tarım dışı sektörlerde mültezimliğin hızla yayılmasına ve tefeci sermayesinin güçlenmesine yol açan bu uygulama da, mukataaları alanların bir an önce kara geçme çabaları nedeniyle suni darlıklar yaratılması ve fahiş fiyatlar üzerinden satış yapılması sonucunu doğurdu. Son olarak Fatih Sultan Mehmet, gelir yaratan her türlü mülkiyetin son çözümlemede sultana ait olduğu ilkesini getirdi ve özellikle tarımsal arazi üzerindeki devlet rakabesini güçlendirerek geniş mülk ve vakıf topraklarını zoralım yoluyla mirî araziye kattı. Miri araziden sipahilere dağıtılan küçük tımar sayısını artırmayı amaçlayan bu kapsamlı müdahale, gelir kaybına uğrayan ilmiye sınıfı üyeleri, eski Türk aileleri ve hatta büyük malikaneler edinerek eski ailelere benzemeye başlayan bazı devşirmeler arasında büyük hoşnutsuzluk yarattı. Sultanın tasarrufu örfi hukuk çerçevesinde gerçekleştiğinden, tepkiler özel mülkiyeti koruyan şeriat kanalından dile getirildi. Fatih Sultan Mehmet son yıllarda saltanatını ulemayı, Türk soylularını ye devşirmeleri birbirine karşı kullanarak sürdürebildi. Örneğin Çandarlı Halil Paşa'yı idam ettirdikten sonra bütün sadrazamlarını devşirmelerden seçmesine karşın son sadrazamı, kökeni eski Türk ailelerine dayanan Karamani Mehmet Paşa'ydı.