Osmanlı Devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2020

Balkan Savaşları

     I. Balkan Savaşı: 8 Ekim 1912 ile 30 Mayıs 1913 tarihleri arasında Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ ve Yunanistan Krallıklarından oluşan Balkan Birliği ile Osmanlı Devleti arasında geçen savaştır. Bu savaşla Balkan ülkeleri Osmanlı Devletinin Balkanlardaki topraklarının çoğunu ele geçirmiştir. Osmanlı Devleti bu savaşla Edirne ve Kırklareli 'ye kadar olan yerleri Balkan devletlerine vermek durumunda kalmıştır.

     Savaş öncesinde yaşananlar
Bulgaristan Berlin antlaşmasıyla umduğunu bulamamış, bağımsızlığını elde ettikten sonra Balkanlarda etkili olmaya başlamıştır. Sırbistan'da Bosna-Hersek'in ilhakıyla aynı politikalarla hareket etmeye başlamıştır.1912 yılında ise Rusya, Sırbistan ve Bulgaristan arasında arabuluculuk yapmaya başlamıştır. Yapılan bu ittifaka Karadağ ve Yunanistan'da katılmıştır. Balkan devletleri Makedonya'yı da ele geçirmek maksadıyla 8 Ekim 1912 tarihinde Osmanlı Devletine savaş ilan etmişlerdir.
     I. Balkan savaşının başlaması
Savaş başladığında Sırplar ve Bulgarlar Makedonya'da, Karadağlılar ve Sırplar Sancak'ta, Bulgar ordularının bir kısmı da Trakya'da konuşlanmıştır. Osmanlı ordusu bu ittifaka karşı dörde bölünmüş ve hazırlıklar tamamlanmıştır. Bulgaristan Balkan ülkeleri arasında en güçlü ve eğitimli orduya sahipti. Kendine hedef olarak Makedonya ve Trakya'yı seçmişlerdi. Ana kuvvetleri Trakya'da teşkilatlanmıştı. Sırbistan Osmanlı Devletinin Vardar ordusunu yenmeyi planlamıştı. Ana kuvvetleri üç ordu halinde Üsküp'e ilerleyip, bir tümenle bağımsız tugay Yeni Pazar sancağında Karadağlılarla birleşerek harekat düzenleyecekti. Yunanistan ise müttefikler arasında en zayıf kara ordusuna sahipti. Fakat deniz gücüne sahip tek ülkeydi. Bu diğer müttefikler için önemli bir unsurdu. Böylece Osmanlılar Anadolu'da bulunan birliklerini Avrupa'ya nakledemeyecekti. Yunanistan zaten bu sebeple ittifak arasına kabul edilmişti. Osmanlı Devleti ise sorunlarla uğraşıyordu. 2. Meşrutiyet'in sonrasındaki siyasi sorunlar devam ediyordu. Ordunun bir bölümü Trablusgarp'ta İtalyanlarla, bir kısmı da Yemen'de isyanı bastırmakla  uğraşıyordu. Anadolu'dan takviye alınmadan Rumeli'de ordu kurmakta çok zordu. Siyasi çekişmelerden ordu içindeki yenilikler yapılmamıştı. Rumeli'de bulunan ikmal yolları sorunluydu. En büyük sorun ise savaş öncesinde ordudaki askerlerin önemli bir kısmının yaş haddinden terhis edilmiş olmasıydı. Böylece tecrübeli askerlerden yoksun bir ordu oluşmuş oldu. Ordularının tamamı eksik sayıyla ve teçhizatla savaşmıştır.
     Londra Konferansı
Osmanlı ordusunun durumu Balkanları korumaya yeterli değildi. Bu yüzden Balkan Birliği devletleri bu savaştan zaferlerle ayrılmıştır. Bulgarlar Doğuda Trakya'nın büyük bir kısmını, Yunanlılar Selanik, Serfice, Bozcaada, Sakız, Limni ve Midilli'yi, Sırplar Üsküp, Priştine ve Manastır'ı, Karadağlılar Sırplarla birlikte Arnavutluk'u paylaştılar. Bu ağır yenilginin ardından Osmanlıların barış istemesiyle Londra Konferansı düzenlenmiştir. Bununla Osmanlılar toprakları açısından büyük kayıplar yaşamıştır. Avrupa'da bulunan toprakların %83'ü kaybedilmiştir. Ayrıca Ege adaları, On iki ada ve Girit kaybedilmiştir. Bulgaristan en fazla toprak alan ülke olmuştur. Karadağ ise en az toprak alan ülke olmuştur. Osmanlılar Kırklareli'ne kadar olan tüm topraklarını kaybetmiştir. Buna rağmen ülkelerin bu paylaşımdan memnun olmaması yüzünden 2. Balkan savaşı başlamıştır.

     1. Balkan Savaşı

     II. Balkan Savaşı, Osmanlı Devleti ve Balkan devletleri arasında Balkan toprakları paylaşımı konusunda çıkan anlaşmazlık sebebiyle patlayan, Balkan Savaşları olarak bilinen savaşların ikincisidir. Savaşa Osmanlı Devleti, Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya katılmıştır. Romanya; 1. Balkan Savaşı'na katılmamasına rağmen 2. Balkan Savaşı'na katılan tek devlettir. 2. Balkan Savaşı bir bakıma 1. Balkan Savaşı'nın bir sonucudur. Çünkü 1. Balkan Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin yenilmiştir ve genç Balkan devletleri köklü Osmanlı Devleti kadar bir otorite sağlayamamışlardır. Ayrıca ele geçirdikleri toprakların dağıtımı da Balkan Devletlerinin kendi aralarında anlaşmazlığa düşmelerine sebep olmuştur. Bulgaristan'ın savaş sonunda en çok toprak kazanan ülke olması ve Ege kıyılarına kadar ulaşması, başta Yunanistan olmak üzere tüm Balkan devletlerini hoşnutsuzluğa sürüklemiştir. Yunanistan'ın çabalarıyla Bulgaristan'a karşı bir ittifak oluşturan diğer Balkan devletleri (Yunanistan, Romanya, Karadağ, Arnavutluk), Bulgaristan'a savaş açarak 2. Balkan Savaşı'nı başlatmışlardır. Bunlardan ayrı olarak Romanya da Balkanların bu buhranlı ve çalkantılı durumundan faydalanıp karlı çıkabilmek için Bulgaristan'a karşı kurulan ittifağa katılmıştır. Osmanlı Devleti ise 1. Balkan Savaşı'nda kaybettiği toprakları kısmen de olsa geri kazanabileceğini düşünmüş ve Enver Paşa'nın kararı ile o da Bulgaristan'a savaş açmıştır. Bulgaristan'ın zor durumundan faydalanan Osmanlı Devleti; 2. Balkan Savaşı'nda Edirne ve Kırklareliyi geri almıştır. 2. Balkan Savaşı'nın bir diğer ilginç ayrıntısı ise; Edirne ve Kırklareli'nin tek bir çatışmaya dahi girilmeden geri alınmış olmasıdır.
     II. Balkan Savaşı sonunda devletler kendi aralarında bazı anlaşmalar imzalamışlardır. Bu anlaşmalardan ilki 10 Ağustos 1913'tür. Bu anlaşma Balkanlardaki toprak kavgasının tatlıya bağlanmasına yeterli olmamış, Bulgaristan'ın genel hakimiyeti devam etmiştir. Daha sonra 20 Eylül 1913'te 2. Balkan Savaşı'nın Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında imzalanan anlaşması kabul edilmiştir. Bu anlaşma ile Meriç Nehri iki ülke arasında sınır olarak kabul edilmiş; dolayısıyla Edirne, Kırklareli, Dimetoka ve Kırkağaç Osmanlı Devleti'ne kalmıştır. Ayrıca Bulgaristan'da yaşayan Türklerin hakları güvence altına alınmış ve isterlerse Osmanlı Devleti'ne serbestçe göç edebilme hakkı tanınmıştır. Ayrıca bu anlaşma ile bugünkü Türkiye-Bulgaristan sınırı hemen hemen çizilmiştir. 2. Balkan Savaşı'nın diğer anlaşmalarından biri; Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imzalanan 14 Kasım 1913 Atina anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile Yanya, Girit, Selanik Yunanistana bırakılmış, On İki Ada'nın durumu Avrupalı devletlerin arabuluculuğuna bırakılmış ve Yunanistan'da yaşayan Türklerin aynı şekilde hakları güvence altına alınmıştır. Osmanlı Devleti'nin 2. Balkan Savaşı'nda epey zararlı çıktığı bir anlaşmadır. 
     II. Balkan Savaşı'nın son anlaşması ise Türkiye ile Sırbistan arasında imzalanan 13 Mart 1914 İstanbul Anlaşmasıdır. Osmanlı Devleti ile Sırbistan'ın kara sınırı olmadığı için bu anlaşmada kayda değer pek bir karar yoktur. 2. Balkan Savaşı'nın Osmanlı Devletinin, Balkanların, hatta Avrupa'nın gidişatında önemli etkileri olmuştur. 2. Balkan Savaşı'ndan itibaren epey zarara giren Bulgaristan'ın, 1. Dünya Savaşı'na girmesinde aldığı bu yenilgi etkili olmuştur. Aynı şekilde Osmanlı Devleti de savaştan sonra ordunun eksiklerini fark etmiş, Alman işbirliği ile orduyu modernize etmek istemiştir. Böylece Almanlar ile yakınlaşma sağlanmıştır. Daha sonra Almanya I. Dünya Savaşı'na girdiğindeyse, Osmanlı Devleti'nin de İttifak Devletleri safında savaşa girmesinde bu yakınlık etkili olmuştur. Ayrıca, daha sonraki savaşların ve gelişmelerin yorumlanması açısından önemli bir ayrıntı olarak; Mustafa Kemal Atatürk Edirne'nin geri alındığı cephede 2. Balkan Savaşında görev almıştır. O tarihten beri hem Balkanları, hem İstanbul'u hem de Avrupa'yı yakından tanıyabileceği durumlarda bulunmuştur. 2. Balkan Savaşı ve bundan sonra katıldığı mücadeleler, sonradan yaptığı hamlelerin başarılı olması için ona önemli tecrübeler katmıştır.

Sultan Mehmet Vahdettin

2 Şubat 1861'de İstanbul'da doğdu. Osmanlı Devleti'nin 36. ve son sultanı, 115. İslam halifesidir. Sultan Vahdettin'den sonra Padişahlık kaldırılmış, fakat İslam Halifeliği saltanatı Abdülmecit tarafından devam ettirilmiştir. Sultan Abdülmecid'in 8. oğlu ve kendisinden önce tahta geçen V.Murat, II.Abdülhamit ve V.Mehmet Reşat'ın küçük kardeşidir. Çok küçük yaşta anne ve babasını kaybetti. Sultan Abdülmecit'in ikballerinden Şayeste Hanımefendi tarafından büyütüldü. Tahta geçiş sıralamasında çok aşağılarda olduğu için gözden uzak bir yaşam sürdü. Gençlik yıllarında gizlice medrese derslerini takip etmiş, bu özelliği ile tahta çıktıktan sonra kendisine arz edilen şer'i konulara müdahale edebilecek derecede yetkinleşmiştir.

     Ağabeyi II.Abdülhamit'in uzun padişahlığı sırasında, Çengelköy'de mimar Alexandre Vallaury'ye yaptırdığı köşkünde münzevi bir hayat yaşadı. Diğer şehzadeler hakkında padişaha jurnal yazmakla suçlandı. Mehmet Reşat tahta geçtiğinde, Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin Efendi veliaht oldu. Yusuf İzzettin'in 1 Şubat 1916'da bir yurt dışı seyahatine çıkacağı gün henüz aydınlatılamayan bir şekilde intiharı üzerine Vahdettin veliahtlık makamına yükseldi. 1917 Aralık ayında yaveri Mustafa Kemal Paşa eşliğinde beş haftalık Almanya seyahatine çıktı. 3 Temmuz 1918'de Sultan Reşat'ın ölümü üzerine 57 yaşında tahta çıktı. Tahta çıkışından kısa bir süre sonra şöyle dediği anlatılır:
"Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiyle tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz."
     1918 yazında ordu ve donanmaya bir Hatt-ı Hümayun göndererek Başkomutanlığı üzerine aldığını bildirdi. Devlet yönetiminde aktif bir rol alacağının işaretlerini vermişti ancak iki büyük sorunla karşı karşıya idi: bir yandan, bir felakete dönüşen I. Dünya Savaşı'nı en az hasarla sona erdirmek; öbür yandan, 1913'ten beri imparatorluğa egemen olan İttihat ve Terakki rejimine karşı bir siyasi alternatif oluşturmak. Tahta geçer geçmez, İttihat ve Terakki önderliğine muhalefetiyle tanınan Mustafa Kemal Paşa'yı Suriye Cephesi kumandanlığına atadı. 8 Ekim 1918'de savaşın kaybedileceğinin anlaşılması üzerine Talat Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki kabinesi istifa etti. Yerine Ahmet İzzet Paşa başkanlığında bir kabine kuruldu ve bu kabine savaşı bitiren Mondros Mütarekesi'ni 30 Ekim 1918'de imzalandı. İzzet Paşa'nın "artçı" kabinesinin de sadece 25 gün süren iktidardan sonra istifası üzerine Padişah diplomat Ahmet Tevfik Paşa'yı 13 Kasım'da sadrazamlığa getirdi.
     Kurtuluş Savaşı 9 Eylül 1922'de İzmir'in Kurtuluşu ve 13 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi ile sona erdi. Bu sırada İstanbul henüz İtilaf Devletleri'nin askeri işgali altındaydı. 6 Ekim'de TBMM ordusunu temsilen Refet Bele komutasındaki bir askeri birlik İstanbul'a girdi. Bu günlerde basın organları Vahdettin'in aleyhinde geniş çaplı ve kamuoyunda etki yapan yayınlarda bulundular. Padişah Vahdettin'in Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında ölüm fermanı imzalamasının ve Milli Mücadele karşıtı tavırlarının, son padişahın vatan haini olduğunu açıkça göstermekte olduğunu düşünen halk arasında bazı gruplarca hakaret ve tehdit içeren gösteriler yapıldı. VI.Mehmet Vahdettin'in 11 Nisan 1920 tarihli kararname ile başlayan girişimleri, "isyan" kavramının da ötesinde iç savaş girişimi olarak kabul edilmiştir.
     
1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi, çıkardığı iki maddelik bir kanunla saltanatı kaldırdı. 4 Kasım'da son sadrazam Ahmet Tevfik Paşa istifa etti. 5 Kasım'da Refet Paşa, Babıali'deki bakanlıklara gönderdiği bir genelgeyle işlerine son verildiğini tebliğ etti. 17 Kasım sabahı Sultan Vahdettin, küçük oğlu Mehmet Ertuğrul ve hareminin mensuplarıyla birlikte Dolmabahçe Sarayından bir kayığa binerek Boğaziçi'nde demirlemiş olan HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısı ile Malta'ya gitti. İngilizler Vahdettin'in İngiltere'ye gelmesini kabul etmediği için devrik padişah bir süre Malta'da kaldı. 1922 sonunda Hicaz kralı Hüseyin'in daveti üzerine hacca gitti. 20 Nisan 1923'e dek Hicaz'da kaldı. İngiltere'nin baskısı üzerine buradan ayrıldı. Bir süre İtalya'nın Cenova kentinde yaşadı. 11 Haziran 1923'te San Remo kasabasında Mısır kraliyet ailesinden bir prensin maddi yardımıyla kiralanan bir villaya taşındı. Bu dönemde başlangıç bölümünü kendi el yazısıyla yazdığı, kalan bölümlerini yakınlarına dikte ettirdiği anılarını kayda geçirmiştir.

Sultan Mehmet Reşat

Mehmet Reşat, 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan I.Abdülmecit, annesi Gülcemal Kadın Efendi'dir. Çocukluğu, padişah olan babasının yanında geçti. Eğitim ve öğrenimine gereken önem gösterildi. Sultan Mehmet Reşat, amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir şehzadelik yapmasına rağmen ağabeyi Sultan II.Abdülhamit zamanında sarayda hapis hayatı yaşadı. Veliaht olduğu için devamlı kontrol altında tutuluyordu. Sultan Mehmet Reşat günlerini haremde geçirir, şiir ve kitap okurdu. Beşinci Mehmet, İttihat ve Terakki partisinin desteğiyle tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Sultan II.Abdülhamit'in padişahlığı sırasında devlet işleriyle yeterince ilgilenmemişti. Padişahlığı sırasında yönetim daha çok İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa'nın eline geçmişti.

TRABLUSGARP SAVAŞI
Sömürgecilik yarışında birliğini geç sağladığı için geri kalan İtalya, Kuzey Afrika'da Osmanlılara ait olan Trablusgarb'ı ele geçirmek istedi. Avrupalı devletlerin de desteğini alan İtalya, Osmanlı Devleti'ne bir ültimatom vererek, Trablusgarp'ın kendisine bırakılmasını istedi. İtalyanların bu isteği reddedilince 1911'de Trablusgarp ve Bingazi işgal edildi. Mustafa Kemal ve Enver Bey Trablusgarp'a geçerek Derne ve Tobruk'da önemli direniş hatları oluşturdular. İtalya Osmanlı devletini barışa zorlamak için Çanakkale'de Türk istihkamlarını denizden topa tuttular. Ayrıca On iki adaya asker çıkardılar. Balkan Savaşlarının başlaması üzerine İtalyanlarla barış imzalandı ve Trablusgarp Savaşı sona erdi. Yapılan Uşi Barış Antlaşması'na göre Trablusgarp ve Bingazi İtalya'ya verildi. On iki ada Yunanistan'ın işgal etmemesi için geri verilmek üzere İtalya'da kalıyordu.
BİRİNCİ BALKAN SAVAŞI
Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Osmanlı Devleti'ni Balkanlardan çıkarmak isteyen Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Trablusgarp savaşıyla uğraşan Osmanlı Devleti'ne savaş açtılar. Rusya'nın saldırmama garantisine güvenen Osmanlı İmparatorluğu ordularını terhis etmişti. Birinci Balkan Savaşı sırasında birçok cephede birden savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti ağır yenilgiler aldı. Bulgarlar Çatalca'ya kadar ilerlediler, Yunanlılar Selanik'i işgal etti. Bu olaylardan faydalanan Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti.
İKİNCİ BALKAN SAVAŞI
Osmanlı Devleti'nden aldıkları toprakların kendi aralarında paylaşırken anlaşmazlık içerisine girdiler. Sırbistan, Yunanistan ve Romanya Bulgaristan'a karşı savaşa başladı. Osmanlı Devleti bu fırsattan yararlanarak Bulgaristan'a savaş ilan etti. Osmanlı ordusu tarihi şehir Edirne'yi kurtardıktan sonra Meriç'e kadar ilerledi ancak, Avrupalı devletlerin müdahalesi ihtimaline karşı daha fazla ileri gitmedi. İkinci Balkan Savaşı sonunda yapılan İstanbul Antlaşması ile Edirne ve Kırklareli Türklere geri verildi. Kavala ve Dedeağaç ise Bulgaristan'da kaldı. İki devlet arasında Meriç nehri sınır oldu.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI
Avrupa'da yaşanan sanayi inkılabından sonra, fazla mal üreten ülkeler yeni sömürgeler ve pazarlar bulmak için aralarında yarışıyor ve kendi aralarında gruplaşıyorlardı. Osmanlı Devleti, 28 Haziran 1914 tarihinde başlayıp, 1918 yılına kadar devam eden ve bu süre içinde milyonlarca insanın ölmesine ve sakat kalmasına ekonomik olarak büyük hasara yol açan Birinci Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında katıldı. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'nda birçok cephede savaştı. Çanakkale Savaşı'nda tarihin en büyük direnişlerinden birini gerçekleştiren Türk milleti, tüm olumsuz şartlara rağmen, düşman donanmasının boğazlardan geçmesine izin vermedi. Osmanlı birlikleri, her cephede kahramanca mücadeleler vermesine rağmen, kazandığı yerel başarılar sonuca etki etmedi. Milletin başarıya ulaşması için dua etmekten başka bir iş görmeyen Mehmet Reşat, Osmanlı İmparatorluğu'nun bu feci şartları içinde, 1918 yılında kalp yetmezliğinden dolayı vefat etti.   

Sultan II.Abdülhamit

Abdülhamit Han 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecit, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi'dir. Çok küçük yaştayken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamit Han sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi. Bekarlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan İkinci Abdülhamit, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı.


  

     Sultan II.Abdülhamit, yıkılmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğunu 33 yıl ayakta tutmayı başarmış büyük bir padişahtır. Dindar bir insan olan padişah ibadetlerini aksatmazdı. Hayırsever ve cömert bir insandı, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsi servetinden masrafları karşılamış, devletten beş kuruş almamıştı. Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan II.Abdülhamit'in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde görülmemiş bir olaydır. Sultan Abdülhamit, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekan yaptırmıştır. Üniversiteler, Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Abdülhamit Han, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilayetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmakla beraber, ilkokulları köylere kadar ulaştırdı. İstanbul'da Şişli Etfal Hastanesini ve Darülaceze'yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen nefis içme suyunu borularla İstanbul'a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Padişah İkinci Abdülhamit, Bağdat'a ve Medine'ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları döşetti.
     İMAR ÇALIŞMALARI (MİMARİ)
     Kültür, Sanat ve Mimari gibi konulara önem veren ve ince ruhlu bir padişah olan Sultan II.Abdülhamit döneminde, özellikle yabancı mimarların faaliyetleri göze çarpar. İkinci Abdülhamit'in padişahlığı döneminde yerli ve yabancı mimarların yaptıkları mimari çalışmalardan bazıları şunlardı; İstanbul Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi, Yüksek Ticaret Merkezi, Tarabya İtalyan Sefareti, Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi, Düyun-ı Umumiye ve Karaköy Osmanlı Bankası, Karaköy Palas iş hanı, Maçka Palas, Ankara İş Bankası, İstanbul Maçka İtalyan Sefareti, Haydarpaşa Garı, Sultanahmet'de Alman Çeşmesi, Sirkeci Garı, Kütahya Ulu Camii, İstanbul Yıldız Hamidiye Camii, Cihangir Camii.
     BİRİNCİ MEŞRUTİYET
     İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri, Balkanlar'da ard arda çıkan isyanlar ve giderek çoğalan ülke bunalımlarını bahane ederek Sultan Abdülaziz'i tahttan indirip yerine Sultan V.Murat'ı padişah yapmışlardı. Kısa bir süre sonra Sultan Murat'ın hasta olduğunun anlaşılmasından sonra yerine Sultan II.Abdülhamit getirildi. Avrupa ile olan ilişkiler sonucu Osmanlı Devleti'nde de bir aydın sınıf oluşmuştu. İttihat ve Terakki Cemiyeti bu aydınların sözcüsü gibi çalışıyor ve Meşruti yönetimin gelmesiyle ülkede bir rahatlama olacağına inanıyorlardı. İkinci Abdülhamit tahta çıkmadan önce Meşrutiyeti ilan edeceğini vadetmişti. Padişah olur olmaz bu sözünü tuttu ve 23 Aralık 1876'da Osmanlıların ilk anayasası olan Kanun-i Esasi'yi ilan etti. İlan edilen I. Meşrutiyet çok uzun sürmedi. Mithat Paşa padişahların yetkilerini kısıtlamak istiyordu. Bu durumdan rahatsız olan Sultan 2. Abdülhamit, Sultan Abdülaziz'in öldürülmesinden sorumlu tuttuğu Mithat Paşa'yı sadrazamlıktan azletti ve sürgüne gönderdi. Osmanlı-Rus savaşı ve Meclisteki Mebusların aralarındaki çekişmeleri yüzünden meclis çalışamaz hale gelmişti. 1878'de Abdülhamit Han meclisi tatil ettiğini açıkladı.
     1877-1878 OSMANLI-RUS SAVAŞI (93 HARBİ)
     Osmanlı-Rus gerginliği Paris Antlaşmasıyla aşılmıştı ama Rusya bu durumdan memnun değildi. Çünkü bu antlaşmada var olan Karadeniz'in tarafsızlığı ilkesi Rusya'nın çıkarlarına ters düşüyordu. Ayrıca Rusya Slav ırkından olan uluslar arasında yaymaya çalıştığı Panislavizm hareketlerine hız vermişti. Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan'da ayaklanmalar çıktı. Yeni bir savaştan çekinen Avrupalılar bir konferans düzenlediler. Konferans devam ederken Osmanlı Devleti, Birinci Meşrutiyeti ilan etti. Osmanlı Devleti İstanbul Konferansı'nda alınan kararları kabul etmedi. Çünkü müzakerelerde Bosna'ya, Hersek'e ve Bulgaristan'a muhtariyet verilmesini, Sırbistan ve Karadağ'dan Osmanlı kuvvetlerinin çekilmesini istediler. Avrupalılar Londra'da yeni bir konferans topladılarsa da savaşa engel olunamadı. Savaş, Rusların Balkanlarda Tuna'yı geçerek Osmanlı topraklarına saldırmasıyla başladı. Doğu'da ise Arpaçay'ı geçen Ruslar, Kars ve Ardahan'ı ele geçirdiler. Rus ordusunu Gazi Ahmet Muhtar Paşa Erzurum'da durdurdu. Batı'da, Gazi Osman Paşa Plevne'de Rus saldırılarına uzunca bir süre başarıyla karşı koydu ise de gerekli yardımı alamadı. Ruslar Plevne ve Sapkayı geçtiler. Böylece Edirne yolu Ruslara açılmış oluyordu. Rus Ordusu'nun Yeşilköy'e kadar gelmesi üzerine Osmanlı Devleti barış istedi. 
     OSMANLI DEVLETİ'NİN DAĞILMASI

     Berlin Antlaşması'ndan sonra Osmanlı Devleti dağılma sürecine girmiştir. Balkanlarda yaşayan ulusların bağımsızlıklarını kazanmaya başlamaları ve ardından Rusya ile yapılan savaş neticesinde imzalanan antlaşmalarla Osmanlı Devleti o görkemli devirlerini aramaktaydı. Rusya'nın Akdeniz'e açılması ihtimalini öne süren İngilizler Kıbrıs'ı işgal etti. Osmanlı Devleti toprak mülkiyeti kendisinde kalmak şartı ile adayı geçici olarak İngiltere'ye devretti. Fransa, Cezayir'e yerleştikten sonra gözünü Tunus'a dikmişti. Berlin Konferansında aradığı fırsatı ele geçiren Fransa, Tunus'u işgal etti. Osmanlı Devletinin Protestosu sonuç vermedi. Fransızların Tunus'u işgal etmeleri üzerine İngilizler de harekete geçti. 1869 yılında Süveyş Kanalının açılması Mısır'ın Jeopolitik konumunu artırmıştı. Bu durum Mısır üzerindeki İngiliz ve Fransız rekabetini hızlandırdı. Mısır Hıdivi İsmail Paşa Mısır'ı iyi idare edemiyor ekonomik problemler halkın Avrupalı tüccarların işyerlerine saldırmalarına yol açıyordu. Bu gelişmeleri bahane eden İngiltere Mısır'ı işgal etti (1882).
     Yunanistan'ın bağımsızlık kazanmasından sonra Giritli Rumlar Yunanistan'a bağlanmak istedi. Osmanlı Devleti bunu kabul etmedi. Çıkan isyan bastırıldı. Yunanistan'ın Girit'e asker çıkarması üzerine Osmanlı Devleti Yunanistan'a savaş açtı. Teselya bölgesinde yapılan savaşta, Gazi Ethem Paşa komutasındaki Osmanlı Kuvvetleri Yunanlıları bozguna uğrattı (1897). Avrupalı devletlerin araya girmesiyle bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile Girit'e muhtariyet verildi. 1908 yılında Yunanistan adayı yeniden işgal etti. Balkan Savaşlarından sonra Girit tamamıyla elimizden çıktı. Bosna-Hersek'in idaresi Berlin Antlaşmasıyla geçici olarak Avusturya'ya verilmişti. Sultan II.Abdülhamit'in İkinci Meşrutiyeti ilan etmesinden sonra yaşanan karışıklıklar sonunda Avusturya bu bölgeyi resmen topraklarına kattı. Osmanlı Devleti Yeni Pazar sancağı bizde kalmak şartı ile bunu kabul etmek zorunda kaldı (1908). Berlin Antlaşmasıyla üç bölgeye ayrılan Bulgaristan Prenslik haline gelmiş Doğu Rumeli ve Makedonya ıslahat yapılmak şartıyla Osmanlı Devletinde kalmıştı. 1885'de Doğu Rumeli'de isyanlar çıkmıştı. Bulgaristan Doğu Rumeli'yi kendisine bağladığını ilan etmişti. II. Meşrutiyetin ilanından sonra Bulgaristan bağımsızlığına kavuştu ve Doğu Rumeli'yi de içine alan bir Bulgaristan Krallığı kuruldu.
     İKİNCİ MEŞRUTİYET

     Meşrutiyet yanlıları Jön Türkler adı altında çalışmalara başlamışlar ve padişah Sultan II.Abdülhamit'e Meşrutiyeti tekrar ilan etmesi için baskı yapmaya başlamışlardı. Daha çok Makedonya'da örgütlenen İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenleri beraberindekilerle ayaklanmaya başladılar bu isyanların daha da büyümesinden çekinen Sultan Abdülhamit Han, Meşrutiyeti İkinci kez ilan etti (23 Temmuz 1908). İkinci Meşrutiyetin ilanı ile; ülkede asayiş ve güven ortamı kurulmuş, sansür kaldırılarak basına serbestlik tanınmış, hürriyet ve güven ortamı kurulmuş, siyasi partiler oluşmaya başlamış, Kanun-i Esasi yürürlüğe girmiş ve anayasa üzerinde önemli değişiklikler yapılmış ve Türk halkı ikinci kez yönetime padişah yanında katılma imkanı bulmuştur.
     31 MART OLAYI
     Meşrutiyetin yeniden ilanından sonra çeşitli gruplar arasında çekişmeler ve tartışmalar başlamıştı. Meşrutiyete karşı olanlar avcı taburları ile birleşerek İstanbul'da büyük bir isyan başlattı. Selanik'ten gelen hareket ordusu bu isyanı bastırdı. Tarihimize 31 Mart vakası olarak geçen bu olaydan sonra İttihat ve Terakki Partisi daha da güçlendi ve bu olaydan dolayı sorumlu tutulan Sultan II.Abdülhamit tahttan indirildi. Sultan Abdülhamit'in yerine Sultan Mehmet Reşat padişah oldu.

Sultan I.Abdülhamit

I.Abdülhamit, 20 Mart 1725'te İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda doğdu. Annesi Rabia Şermi Sultan, babası ile III. Ahmet'tir. Ağabeyi III.Mustafa'nın vefat etmesiyle 21 Ocak 1774'de tahta geçti.      Sultan I.Abdülhamit Han tahta geçtiğinde Rus Savaşı devam etmekteydi. Bükreş Antlaşması'nın görüşmeleri yarıda kalmıştı. Kışın gelmiş olması ve veba salgını yüzünden barış görüşmeleri tekrar başladı. 21 Temmuz 1774'te Ahmet Resmi ve İbrahim Münib Efendiler ile Rus temsilcisi Prens Repnin arasında Küçük Kaynarca Antlaşması yapıldı. Bu antlaşmaya göre Kırım, Kuban ve Bucak yalnız dini bakımdan halifeye bağlı olacaktı. Yenikale, Kerç, Azak, Kılburun kaleleri Rusya'ya geçti. Eflak, Boğdan ve Cezayir-i Bahr-i Sefid sahili gibi savaşta Ruslar tarafından işgale uğramış yerler ise Osmanlı Devleti'ne geri verildi. Rus donaması Karadeniz'e girebilecek ve Osmanlı Devleti, Rusya'ya savaş tazminatı ödeyecekti. Anlaşmanın en ağır maddelerinden biri Türk toprakları üzerindeki Ortodokslar'ın himayesinin Ruslara verilmesiydi. Rusya bu sayede Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışma fırsatı bulucaktı. Osmanlı Devleti'nin imzaladığı en ağır antlaşmalardan biri olan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Türk ve Müslüman olan Kırım Vilayeti elden çıkmıştı. Aynı zamanda Rusya'ya kapitülasyonlar da verildi.

     Antlaşmanın tartışmalı maddelerini açıklığa kavuşturmak için Fransa'nın aracılığıyla 21 Mart 1779'da Osmanlı Devleti ile Ruslar arasında Aynalıkavak Tenkihnamesi imzalandı. Buna göre Kırım bağımsız bir devlet olmaya devam edecek, hanlar Kırım halkı tarafından seçilecekti. Kırım halkı üzerindeki Osmanlı halifeliği hakkı devam ediyordu ancak Osmanlı Devleti, Kırım'ı geri alabilmek için hiçbir girişimde bulunmayacaktı. Kırım'da olağanüstü bir durum oluştuğunda bu mesele iki devlet arasında çözüme kavuşturulacaktı. İngilizler ve Fransızlar'a tanınan Karadeniz ve Akdeniz'de haklar aynen Ruslara da tanınacaktı. Osmanlı Devleti bu antlaşmayla Rus yanlısı Şahin Giray'ın Kırım Hanlığı'nı tanımış oluyordu. I.Abdülhamit, savaş zamanında devletin çeşitli bölgelerinde çıkmış isyanları bastırmak ve askeri sahada ıslahatta bulunmak istiyordu. İsyanları bastırmak üzere Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa ve ıslahat yapmak için de sadrazam Halil Hamit Paşa görevlendirildiler. Kapıkulu Ocakları'nın ıslahı için Fransa'dan mühendisler getirildi. Mühendishane-i Berri-i Hümayun (Devlet Kara Mühendishanesi) kuruldu. Lale Devri'nden beri kullanılmayan İbrahim Mütefferika matbaası açıldı.
     I.Abdülhamit ve devlet adamları, Kafkasya'nın bazı bölgelerini Türk nüfuzu altına almayı tasarladılar. Bu sebeple Soğucak ve Anapa kalelerini tahkim ettiler. Buradaki Çerkez kabilelerini itaat altına almaya çalıştılar. Bir süre sonra Şahin Giray'a karşı ayaklanma çıkınca Rus orduları bölgeye girdiler. 1784 yılında bu olayı bahane edip Kırım'ı Rusya'ya bağladılar. Osmanlı Devleti antlaşmanın maddelerine ters olduğu için tekrar savaşa girmek istediyse de ordu henüz savaşa hazır değildi ve bu nedenle anlaşma bozulmadı. 1781'de Rusya, Avusturya ile beraber bir tasarı hazırlamış ve bu tasarıya göre de Osmanlı Devleti'ni paylaşmaya karar vermişlerdi. Sadrazam Koca Yusuf Paşa, Rusya ile savaşmaktan yanaydı. Rus elçisi sadarete çağrılarak Kırım'ın iadesi istendi. Elçinin uygun cevap vermemesi üzerine Rusya'ya savaş ilan edildi. Rusların idaresi altındaki Kılburun Kalesi'ne hücum ile 1786-1792 Osmanlı-Rus Savaşı başlamış oldu. Avusturyalılar da savaş açmadan Belgrad ve Sırbistan'a taarruz ettilerse de bir sonuç alamadılar. Avusturya, Osmanlı Devleti'ne ait olan Boğdan'a bağlı Bukoniva'yı işgal etmişti. Osmanlı ordusu Tameşvar eyaletinde Muhadiye Boğazı'nı ele geçirdi. Avusturya İmparatoru'nun Şebeş Boğazı'na ordusu ile gelmesi üzerine 21 Eylül 1788'de Şebeş Savaşı'nda Osmanlı ordusu galip geldi. Serdar-ı Ekrem Sadrazam Koca Yusuf Paşa, önce Avusturya derdini halletmek istedi. Fakat Rus cephesindeki savaş aleyhte gelişiyordu. Kısmi başarılar Özi Kalesi'ni kurtarmaya yetmedi. Özi Kalesi, Ruslar tarafından alınınca I.Abdülhamit bu duruma çok üzülerek bir hatt-ı hümayun kaleme aldı:
Özi'nin düştüğü takriri âlimallah beni yeniden kederlendirdi; bu kadar Müslüman erkek, kadın, küçük ve büyüğün kâfir elinde kalması beni mahzun eyledi. Yârab! Sen Mâlik’ül-mülksün. Senden niyazım, ölmeden bu beldeleri tekrar Müslümanların eline geçtiğini bana göster.
     I.Abdülhamit, bu hezimetin ardından 7 Nisan 1789'da vefat etti. Eminönü'ndeki Bahçekapı'daki imaretin karşısındaki türbede yatmaktadır. Adaletli ve merhametli bir padişah olan I.Abdülhamit, Beylerbeyi'nde bir cami ve okul, Bahçekapı'da bir sebil, bir imaret, bir kütüphane ve bir türbe (Şimdi bunların yerinde Dördüncü Vakıf Han vardır.) Emirgan'da bir cami ile çeşme ve Medine'de yaptırdığı bir medrese ile mimari çalışmalarda da bulunmuştur. Kendinden sonra oğulları IV.Mustafa ve II.Mahmut da padişah olabilmiştir.

19 Mart 2020

Sultan I.Mahmut

     1696'da Edirne Sarayı'nda dünyaya geldi. II.Mustafa'nın oğlu ve III.Ahmet'in yeğenidir. Okul çağına geldiği zaman babasının hocası Şeyhülislam Feyzullah Efendi'den dersler aldı. Şehzadeliğinde yüksek fen ve din ilimlerini öğrenerek yetişti. Babasının tahttan indirilmesinden sonra padişah olan amcası III.Ahmet, şehzade Mahmut'un yetiştirilmesine özen gösterdi. III.Ahmet'in Patrona Halil İsyanı'yla saltanattan indirilmesi üzerine, 30 Eylül 1730'da tahta çıktı. III.Ahmet saltanattan çekilirken yeğenine nasihatlar etti ve tavsiyelerde bulundu.

     Sultan I.Mahmut, padişahlığının ilk günlerinde, kendisini tahta çıkaran isyancıların isteklerini yerine getirmek zorunda kaldı. Sultan III.Ahmet devrinde yapılmış olan köşk ve konakların çoğu isyancıların istekleri sonucu yakılıp yıkıldı. Devlet adamları ve memurlar isyancıların istedikleri gibi atandı. İsyancıların lideri Patrona Halil Sultan Birinci Mahmut'a bağlılığını bildirmiş olmakla birlikte, devlet işlerine müdahale etmekten vazgeçmiyordu. Bu müdahale öyle bir aşamaya geldi ki, Patrona Halil Sultan Birinci Mahmut'tan kendisini yeniçeri ağalığına getirmesini ve Rusya'ya karşı savaş açmasını istedi. 15 Kasım 1730 günü tören yapılacağı bahanesiyle saraya çağrılan Patrona Halil ve yandaşları yakalanarak öldürüldü. Patrona Halil yandaşları öldürülme korkusuyla tekrar ayaklandılar. Sultan Birinci Mahmut, Sancak-ı Şerif çıkarttı ve halktan ayaklanmanın bastırılması için yardım istedi. İsyanlardan bıkmış olan halk, padişaha yardımcı olarak ayaklanmanın 28 Ocak 1731 tarihinde kısa sürede bastırılmasını sağladı.
     İran Savaşları
     Osmanlı kuvvetleri İran seraskeri Ahmet Paşa ile Erzurum valisi ve Revan seraskeri Hekimoğlu Ali Paşa kumandası altında iki koldan harekete geçti. 30 Temmuz 1731'de Kirmanşah alındı. 15 Eylül'de Kürican sahrasında İran kuvvetleri bozguna uğratıldı. Urmiye ve Tebriz ele geçirildi. İran şahının sulh istemesi üzerine Ocak 1732'de Ahmet Paşa Antlaşması imzalandı. Buna göre Aras nehri iki devlet arasında hudut kabul edilirken; Revan, Gence, Nahcivan, Bitlis, Şirvan ve Dağıstan Osmanlılara, Tebriz, Kirmanşah, Hemedan, Luristan ve Erdelan eyaletleri ise İran'a bırakıldı. Söz konusu antlaşma Osmanlı Devleti'nin memnun etmedi ve sadrazam azledildi. Dolayısıyla, kırılgan bir barış ortamı oluştu. İran da kaybettiği Kafkasya topraklarını geri almak için fırsat kollamaya başladı. 1733'te İran'da iktidarı ele geçiren Nadir Şah, Osmanlıların eline geçen bölgeleri almak için tekrar savaş açtı. 1735'te Arpaçay'da yapılan muharebeyi Osmanlılar kaybetti. Gence, Tiflis ve Revan İran'ın eline geçti.
     Rusya ve Avusturya Savaşları
     Osmanlı Devleti'nin doğuda İran ile mücadelesini fırsat bilen Avusturya ve Rusya da iki cepheden harekete geçmişti. Azak kalesini ele geçiren Ruslar, Osmanlıların toparlanmasına meydan vermeden Gözleve, Kılburun ve Urkapı'yı da işgal ettiler. 12 Temmuz 1737'de harekete geçen Avusturya ordusu ise, Bosna, Sırbistan ve Eflak'a girdi. Bu mağlubiyetler üzerine I. Mahmut sadarete getirdiği Muhsinzade Abdullah Paşa'yı Rusya üzerine, Hekimoğlu Ali Paşa'yı da Avusturya üzerine sefere memur etti. Muhsinzade süratli bir hareketle Özi ve Kılburun kalelerini ele geçirirken, Hekimoğlu Ali Paşa ise Banya Luka'yı kuşatan Avusturya kuvvetlerine büyük bir darbe indirdi. Yapılan savaşta Avusturya kuvvetlerinin asker zayiatı 60 bin idi. Hekimoğlu Ali Paşa'nın bu zaferi İstanbul'da büyük bir sevince yol açtı. Avusturya ve Rusya barış istemek zorunda kaldı. Nihayet 18 Eylül 1739'de yapılan Belgrad Antlaşması'yla Avusturya ile Tuna ve Sava nehirleri sınır olarak belilendi ve 1718 yılında imzalanan Pasarofça Antlaşması ile kaybedilen Kuzey Bosna, Batı Eflak ve Belgrad dahil Kuzey Sırbistan geri alındı. Rusya ise Azak Kalesi'ni ele geçirmekle beraber Azak Denizi'nde donanma bulunduramayacaktı.
    Kapitülasyonlar
    Osmanlılar Atlas Okyanusu ticareti karşısında gerileyen Akdeniz ticaretini canlı tutmak amacıyla Kanuni Sultan Süleyman devrinde 1536 yılında müttefiki Fransa'ya ticaret ve gümrük kolaylıkları sağlamıştı. Tek taraflı olarak verilen bu ayrıcalıklar süresi bittiğinde uzatılmak suretiyle sürdürülüyordu. Rusya ve Avusturya ile imzalanan Belgrad Anlaşmalarında arabuluculuk ve kolaylaştırıcı rol üstlenen Fransa'ya bu kapitülasyonlar 1740 yılında imzalanan bir anlaşmayla sürekli olarak verildi. XIX. Yüzyıldan itibaren birçok ülkeye teşmil edilen ve Osmanlı Devleti'nin ekonomisine zarar vermeye başlayan kapitülasyonlar 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Anlaşması ile kaldırıldı.
     Avrupa devletleriyle anlaşmalar sağlayan Padişah I.Mahmut Han, yeniden İran üzerine döndü. Nadir Şah, bu vaziyet karşısında Osmanlılarla baş edemeyeceğini anlayınca, Kasr-ı Şirin Antlaşması maddeleri üzerinden anlaşma teklifinde bulundu ve bu istek kabul edildi (1746). I.Mahmut, Lale Devri'nde (1718-1730) büyük bir hız kazanan Osmanlı reform hareketinin Patrona Halil İsyanı ile kesintiye uğradığı bir siyasi ortamda tahta geçti. Amcası III.Ahmet'in başlattığı reform politikasını daha çekingen bir üslupla da olsa sürdürmeye gayret etti. İsyandan sonra duraksayan matbaacılık hamlesinin yeniden canlandırılmasına izin verdi. Başta Ayasofya kütüphanesi olmak üzere kütüphaneler kurdu. Daha sonra Nuruosmaniye Camii adını alan camiin Avrupa mimarisi tarzında inşa edilmesi için Simon Kalfa adlı Ermeni mimarı görevlendirdi ise de, daha sonra gelen tepkiler üzerine bu projeden vazgeçti.
     1729 yılında Osmanlı Devleti'nin hizmetine giren Humbaracı Ahmet Paşa'nın öncülüğünde Humbaracı Ocağı büyük bir gelişme sağladı ve gerek Avusturya'ya gerekse Rusya'ya karşı kazanılan başarılarda önemli pay sahibi oldu. Zor bir dönemde padişah olmasına rağmen ülke içinde ve dışında huzuru sağlayan, Osmanlı Devleti'nin gerileme sürecini bir süreliğine de olsa yavaşlatmayı başaran I.Mahmut, 13 Aralık 1754'te hastalığına rağmen çıktığı Cuma namazından dönerken, Demirkapı'da at sırtında vefat etti. Yeni Cami Turhan Valide Sultan Türbesi'nde babası Sultan II.Mustafa'nın yanına gömüldü.

Sultan III.Ahmet

     Sultan II.Mustafa'nın öz kardeşi olan Sultan III.Ahmet, iyi bir tahsil ve terbiye görmüş, ünlü hocalardan dersler almıştı. Padişah 3.Ahmet, ağabeyi Sultan II.Mustafa'nın tahttan indirilmesi üzerine 22 Ağustos 1703'de 30 yaşındayken Edirne'de tahta geçti. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lale Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmet, hattat ve şairdi. "Necib" mahlasıyla şiirler yazdı. Ayrıca musiki ile de yakından ilgileniyordu. Divan şairlerinden Urfalı Nabi Efendi'nin hem kendisini hem de şiirlerini çok severdi. Gençliği diğer Osmanlı şehzadelerine göre bir hayli serbest geçti. Şehzadelerin öldürülmesi geleneği kalktığından, rahat bir hayat sürdü. İstediği her şeyle ilgilendiği için bilgisi de, görgüsü de arttı. Avrupa'daki gelişmeleri inceleme fırsatı buldu ve matbaanın Osmanlı Devletine gelmesi için çok çaba sarfetti. 27 yıl gibi uzun bir süre tahtta kalan Sultan Ahmet Han, çıkan Patrona Halil İsyanı sonucunda, 1 Ekim 1730 tarihinde padişahlıktan çekildi.

     Sultan 3.Ahmet'in padişahlığının ilk günleri, tamamen disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayretleri ile geçti. Ancak kendisini padişah yapan yeniçerilere karşı etkili olamadı. Sultan III.Ahmet'in sadrazamlığa getirdiği Çorlulu Ali Paşa, ona idari konularda yardımcı olmaya çalıştı. Hazine için yeni düzenlemelerde bulundu ve Sultan Ahmet'e rakipleriyle mücadelesinde destek oldu. Sultan III.Ahmet zamanında Rusya ile olan ilişkilerde gerginlik yaşandı. Bunun sebebi Rusya'nın Orta Asya üzerinde yayılma siyaseti izlemesi, balkanlardaki toplumları Slavlaştırmaya çalışması, açık ve sıcak denizlere inmek istemesiydi. III.Ahmet ve I.Mahmut döneminde ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir.
     Prut Savaşı
     Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa yönetimindeki ordu Kırım Hanlığı ordusunun desteğiyle Rusları Prut nehri kıyısında kıstırdılar ve yendiler. Prut Savaşı denilen bu savaşı Osmanlıların kazanması üzerine 21 Temmuz 1711'de Prut Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın koşulları şunlardır:
 1. Azak Kalesi Osmanlılara geri verilecek.
 2. Ruslar istanbul'da daimi elçi bulundurmayacaklar.
 3. İsveç Kralı Şarl'ın serbestçe ülkesine dönmesine izin vereceklerdi
 4. Ruslar Lehistan'ın içişlerine karışmayacaklardı.
     Rusya, Osmanlı Devleti ile mücadelesinde kendi lehine bir zemin yaratmak istiyordu. Osmanlı Devleti içinde yaşayan Ortodoks toplumları kışkırtarak Osmanlı Devleti'ni zayıflatacak ve yapacağı savaşlarda daha önce kaybettiği toprakları geri alacaktı. Eflak ve Boğdan Beylerini Osmanlılara karşı kışkırtan Rus Çarı Deli Petro, Poltava Savaşı'nda (1709), İsveç Kralı XII. Karl'ı yenince, Kral Demirbaş Şarl Osmanlılara sığınarak 1 şubat 1713'e kadar beş yıl süre ile Bender'de mülteci olarak kaldı. İsveç Kralını kovalayan Rus birliklerinin Osmanlı topraklarına akınlar düzenlemesi üzerine, Osmanlı Devleti Rusya'ya karşı savaş ilan etti (1711).
     Sadrazamlığa getirilen Baltacı Mehmet Paşa, 100.000 kişilik bir orduyla Tuna'yı geçerek Eflak'a girerken, Osmanlı donanması da Karadeniz'e açıldı. Osmanlı kuvvetleri, Kırım Ordusunun da desteği ile Rus birliklerini Prut Nehri kıyısında çember içine aldılar. O an için kurtuluş imkanı bulunmayan Rus Çarı Deli Petro, Moskova'ya bir mektup yazarak durumun zorluğunu ve ümitsizliğini anlattı. Çariçe I.Katarina araya girerek Osmanlı Devleti'ne barış teklifinde bulundu. Hem Kırım Hanı, hem de İsveç Kralı saldırıya geçilip Rus ordusunun yok edilmesini savunuyorlardı. Ancak Baltacı Mehmet Paşa, yeniçerilere güvenmiyordu. Kuşatma sırasında yeni bir kutsal ittifakın oluşturulabileceği düşüncesine sahip olan ve Osmanlı ordusunun çok yıpranacağı endişesini taşıyan Baltacı Mehmet Paşa barış yapılmasını kabul etti (21 Temmuz 1711). İmzalanan Prut Antlaşması ile Azak Kalesi Osmanlılara geri verildi. Ruslar, İstanbul'da devamlı bir elçi bulundurmayacak ve İsveç Kralı Şarl'ın serbestçe ülkesine dönmesine izin vereceklerdi. Osmanlı Devleti kazandığı bu başarıdan sonra, daha önce kaybedilen Mora yarımadasını da geri almak istiyordu. Venedikli korsanların Osmanlı ticaret gemilerine saldırmaları ve Mora halkının Osmanlı Devletinin yönetimi altına girmeyi istemesi Venediklilere savaş açılmasına neden oldu. Silahtar Ali Paşa, Modon, Koron ve Navarin'i alarak Mora'yı fethetti (22 Ağustos 1715).
     Pasarofça Antlaşması
     Avusturya'nın Karlofça Antlaşması gereğince Mora'nın Venediklilere geri verilmesini istemesi üzerine, Avusturya'ya da savaş açıldı. Sadrazam Damat Silahtar Ali Paşa Osmanlı ordusu ile birlikte Macaristan'a girdi. Petrovaradin Muharebesi'nde Savoy Prensi Eugen komutasındaki Avusturya ordusu Osmanlı kuvvetlerini bozguna uğrattı (1716) ve Sadrazam Silahtar Ali Paşa şehit düştü. Bu bozgundan sonra 18 Ağustos 1717 tarihinde Belgrad düşman eline geçti. Silahtar Ali Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirilen Damat İbrahim Paşa barış teklif etti. Yapılan Pasarofça Antlaşmasına göre yukarı Sırbistan, Belgrad ve Banat yaylası Avusturya'ya, Dalmaçya, Bosna ve Arnavutluk kıyıları Venedik'e verildi, Mora Yarımadası Osmanlılarda kaldı (1718). 1724 yılında İran'da taht kavgaları başlamıştı. Bu durumdan yararlanarak İran'ı ele geçirmek isteyen Rusya harekete geçti. İran'ın Rusya'nın eline geçmesini istemeyen Osmanlı Devleti İran'a sefer düzenledi. Ruslarla yapılan İstanbul Antlaşmasına göre Azerbaycan'da alınan yerler Osmanlılarda kalacak, Derbent, Bakü ve Dağıstan Ruslara bırakılacaktı.
     Lale Devri
     1718 yılında imzalanan Pasarofça Antlaşmasından sonra Osmanlı Devletinde yeni bir dönem başlamıştı. 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanına kadar, 12 yıl süren bu döneme Lale Devri denir. Padişah III.Ahmet ve Damat İbrahim Paşa barışçı bir siyasetten yanaydılar. Lale Devri de bu barışçı politikaların bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Lale Devri'nde edebiyat, kültür ve sanat alanında gelişmeler olduğu gibi, teknik konularda da Avrupalı devletlerden etkilenilerek bazı yenilikler gerçekleştirildi. Bu dönemde Avrupa'ya ilk kez geçici elçiler gönderildi.
     1727 yılı ortalarında Osmanlı Devletinde de matbaa kurulması için düzenlenen padişah fermanı üzerine, Paris Elçisi 28 Mehmet Çelebi'nin oğlu Sait Efendi ve İbrahim Müteferrika ilk matbaayı kurdular (16 Aralık 1727). Lale devrinde Yalova'da bir kağıt fabrikası kuruldu. İstanbul'da sık sık çıkan yangınları daha hızlı kontrol altına almak için, yeniçeriler içinden bir itfaiye örgütü oluşturuldu. Yine İstanbul'da bir kumaş fabrikası ve bir çini imalathanesi açıldı. Her tarafta birçok köşk, saray ve lale bahçeleri yapıldı. Ayrıca Doğu kültürünün klasik eserleri ilk kez Türkçe'ye çevrildi. İstanbul'da halk yıllar süren savaşlardan sonra böyle bir dönem yaşamanın mutluluğu içerisindeydi.
     İran Savaşı
     1723 yılında Şirvan'da çıkan karışıklıklar üzerine Rusya ile anlaşan Osmanlı Devleti'nin Kafkasya ve İran'a üç cephede savaş açtığı; Hoy, Hemedan ve Revan'dan sonra Van Valisi Serasker Köprülüzade Abdullah Paşa'nın 1725 yılında Tebriz'e girdiği bilinmektedir. Ama ardından Andican'da Safevilerin Afşar asıllı kumandanı Nadir karşısından alınan yenilgi üzerine İran Şahı II.Tahmasp ile Hemedan Barışı imzalanmıştır.
     Patrona Halil İsyanı
     Damat İbrahim Paşa'nın yol açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan ve yapılanları israf olarak görenler vardı. Bu topluluk İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine, harekete geçmiş camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmuşlardı. 17. Ağa Bölüğü Yeniçerisi Patrona Halil ve yandaşları şartlar oluşunca isyanı başlattılar. Esnafı da dükkanlarını kapatarak kendilerine katılmaya ikna eden isyancılar, hapishaneleri boşalttılar ve yeniçerilerden de yardım gördüler. Bu gelişmeler üzerine Sultan III.Ahmet isyancıların ne istediklerinin sorulmasını istedi. İsyancılar, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile birlikte 37 kişinin kendilerine teslim edilmesini istediler. Lale Devrinin önemli kişilerinden olan Damat İbrahim Paşa ve bazı devlet adamları idam edilerek isyancılara teslim edildi. İsyan sırasında şehir tahrip edildi. İsyancılar Sadabad Köşkü'nü yaktılar. Ayrıca dönemin ünlü Divan şairlerinden Nedim de isyan sırasında, isyancılardan kaçmak için damdan dama atlarken düşerek öldü. Patrona Halil ve diğer isyancı başları, bu sefer de tüm isteklerini yerine getiren Sultan 3.Ahmet'in tahtan indirilmesini istedi. Kendisine ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahttan çekileceğini bildiren padişah, 1 Ekim 1730'da Osmanlı tahtını Şehzade Mahmut'a bıraktı. 1736'da vefat eden Sultan Ahmet, Yeni Cami Turhan Valde türbesine defnedilmiştir.

Sultan II.Mustafa

     Babası 4.Mehmet, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. 5 Haziran 1664 yılında dünyaya gelmiş, Gazi lakabıyla bilinen 101. İslam halifesi ve 22. Osmanlı padişahıdır. Annesi Giritli olan padişahın, Divan edebiyatındaki ismi İkbali olarak bilinir. Amcası 2.Ahmet'in vefatından sonra, taht odasına giderek, protokole önem vermeyip, yanına çağırdığı devletin büyüklerinden biat alıp 6 Şubat 1695 tarihinde tahta oturdu. Bu olay Osmanlı tarihinde ilk kez yaşanmıştı. Tahta çıktığında 31 yaşında olan Sultan II.Mustafa, saltanatının üçüncü gününde bir hatt-ı hümayün yayınlayarak, ''Zevk, sefa ve rahatı kendimize haram eylemişiz.'' demiş, amcalarının zamanında devlet işlerinin iyi gitmediğini belirtmiştir. Bu olayda Osmanlı tarihinde ilklerden biridir. Padişah musikiye önem vermiş, iyi bir tahsilden geçmiştir.

     Avusturya seferleri: Bu dönemde Sultan II.Mustafa'nın da bizzat katıldığı, Avusturya üzerine üç sefer düzenlenmiştir. Tahtın başına geçtiğinde Osmanlı Karadan Avusturya ile denizden Venedik ile savaş halindeydi. Rusya ve Lehistan ile ilişkiler ciddi anlamda bozulmuştu. Savaş merkezi olan Edirne'de bu işlerle meşgul olan II.Mustafa, 30 Haziran 1695 tarihinde Edirne'den birinci Avusturya seferine başladı. Avusturyalılara karşı Lugos Muharebesini kazanarak, Gazi ünvanını aldı. İstanbul'a dönerek, 14 Kasım 1695 tarihinde Davutpaşa ordugahına, 4 gün sonrada Topkapı Sarayına yerleşti. İkinci Avusturya seferine 8 Nisan 1696 tarihinde Davutpaşa ordugahına gelip, orduyla birlikte 22 Nisan 1696 tarihinde çıktı. 27 Ağustos 1696 tarihinde Avusturya ordusuyla Temeşvar'da Ulaş Muharebesine girişerek, kazanan taraf oldu. 26 Ekim 1696 tarihinde orduyla birlikte İstanbul'a geri döndü. Üçüncü Avusturya seferi için, 20 Mayıs 1697 tarihinde Edirne'ye doğru yola çıktı. 11 Eylül 1697 tarihinde Avusturya ordusuyla giriştiği Zenta Muharebesinde bozguna uğratıldı. Tisza Irmağında Veziriazam, dört vezir, eyalet beyleri, yeniçeri ağaları ve 30.000 civarında asker imha edildi. Savunmasız kalan Osmanlı ordusu İstanbul'a geri dönmek zorunda kaldı. Venediklilerde bu esnada Dalmaçya ve Mora'ya, Lehistanlılarda Boğdan'a saldırdı. Rusya'nın başındaki Deli Petro ise ordusunu yenileyerek, Akdeniz'e inip, Karadeniz'e egemen olma amacını gerçekleştirmeye çalışıyordu. Osmanlı devleti ise uzun süren savaşlar sonunda yorgun düşmüştü.
     Karlofça antlaşması: Yenilgiyle biten Zenta Muharebesi sonunda Sultan II.Mustafa, İngiliz elçisi ve Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa'nın araya girmesiyle barışa ikna oldu. İmzalanan Karlofça Antlaşmasıyla, Temeşvar ve Banat dışındaki Macaristan, Erdel Beyliği Avusturya'ya, Podolya ve Ukrayna Lehistan'a, Dalmaçya kıyıları ile Mora Venediklilere verildi. 26 Ocak 1699 tarihinde imzalanan antlaşmayla Osmanlı Devleti topraklarını kaybetmiş ve gerileme döneminin başlangıcına girmiştir. Bundan bir yıl sonra 14 Temmuz 1700 tarihinde, Rusya'yla imzalanan İstanbul Antlaşmasıyla Azak Kalesi de Ruslara verilmiştir.
     Tahta çıktığı günlerde söylediklerini yerine getiremeyen padişah, Mart 1700 tarihinde İstanbul'dan ayrılıp, Edirne'de av peşinde koşmaya başladı. Devlet işlerini Şeyhülislam Feyzullah Efendi'ye bırakmıştı. Ordunun içindeki hoşnutsuzluk giderek artmaktaydı. İstanbul'da bulunan askerler isyan ederek Edirne'ye doğru yürümeye başladılar. Edirne'ye geldiklerinde Şeyhülislamı öldürüp, 22 Ağustos 1703 tarihinde Sultan Mustafa'yı tahttan indirerek, yerine kardeşi 3.Ahmet'i çıkardılar. 29 Aralık 1703 tarihinde ölen II.Mustafa'nın cenazesi, İstanbul'a babası 4.Mehmet'in türbesinin bulunduğu Turhan Sultan'a defnedildi. Padişahın döneminde yapılan mimari eserler, Anadolu Hisarı üzerinde bulunan Meşruta Yalısı, Saraçhanebaşı Amcazade Hüseyin Paşa Külliyesi, Erzurum Kurşunlu Camii ve Fatih'teki Millet Kütüphanesidir.

16 Mart 2020

Celali İsyanları

     Yavuz Sultan Selim döneminde binlerce taraftarı ile ayaklanan Yozgatlı Celal, Osmanlı Devleti için büyük problem olmuştu. Bu isyanlar bastırıldı ise de Anadolu'da meydana gelen iç isyanlar ve karışıklıklara yine Celali İsyanları denildi. Sultan Birinci Ahmet döneminde Celali İsyanları tekrar patlak verdi. Bunların en önemlileri; Tavil Ahmet Canbolatoğlu Kalenderoğlu Deli Hasan ayaklanmalarıdır. Bu sırada Sadrazam olan Kuyucu Murat Paşa son derece sert bir askerdi. Acıma nedir bilmezdi. Bunları bastırmak için çok şiddet gösteriyor, hatta şuçlu ile suçsuz ayırımı yapmadan "ibret olsun" diye masumları da öldürtüyordu. Öldürttüklerini açtığı kuyulara attırmak gibi bir alışkanlığı olduğundan kendisine "Kuyucu" lakabı takıldığı söylenir. Kuyucu Murat Paşa'nın ısrarlı ve sert politikaları sonunda Celali İsyanları zor da olsa bastırıldı.

İsyanlar

Celali İsyanları, 16. ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı yönetimindeki Anadolu'da toplumsal ve ekonomik yapının bozulmasından kaynaklanan ayaklanmaların tümüne verilen addır. Bu ayaklanmaların adı, bu kapsamdaki ayaklanmaların ilkinin önderi olan Şeyh Celal’den gelir. Bozoklu (Yozgat) olan Şeyh Celal, Mehdi olduğu iddiasıyla 1519'da Osmanlı yönetimine başkaldırdı. Tokat yöresinde başlayan Şeyh Celal ayaklanması, Türkmenler ve göçebe yaşayan diğer boylar arasında destek buldu ve devletin ağır vergi yükü altında ezilen binlerce çiftçinin de katılmasıyla hızla yayıldı. Ayaklanma aynı yıl kanlı bir biçimde bastırıldı.

İsyanların nedenleri

16. yüzyıl ortalarında Osmanlı Devleti'nde ekonomik ve toplumsal bunalım baş gösterdi. Anadolu
ve Akdeniz üzerinden geçen uluslararası ticaret yollarının keşifler sonucunda yön değiştirmesi de bunda etkili oldu. Osmanlı Devleti, bu ticaret yollarının kendi topraklarından geçtiği dönemlerde sağladığı kazancı yitirdi. Öte yandan Avrupa devletlerinin güçlenmesi karşısında fetihlerin durmasıyla ganimet gelirleri de ortadan kalktı. Devlet, gereksinim duyduğu geliri sağlayabilmek için vergileri artırdı. Osmanlı Yönetiminin Babadan-Oğula geçmemesinde titizlikle durduğu tımar sistemi saltanat haline geldi. Oluşan bu yarı-feodal durum, vergileri ödeyemeyen köylülerin topraklarını terk etmesine, kasaba ve kentlere iş için göç etmesine yol açtı. Geçim yolu bulamayanlar ise eşkıyalığa başladılar ya da eşkıyaya katıldılar. Bütün bunların sonucunda Osmanlı toplumsal ve ekonomik düzenin alt üst oldu. İşsizlik ve geçim sıkıntısı, medrese öğrencisinden askerine kadar toplumun bütün kesimlerine yansıdı.
     Diğer yandan Osmanlı Devleti'nin güttüğü din politikası yine Türkmenler'de, göçebeyi yerleşik hayata geçirip vergilendirmeyi amaçlayan yerleştirme politikası diğer göçebe
ve Yörük boylarında rahatsızlık yaratmaktaydı. Anadolu'da ilk büyük Celali hareketleri,
medrese öğrencilerinin (suhte ya da softa) hareketi olarak ortaya çıktı. Medrese öğrenciler ve medrese bitirip iş bulamayanlar Bursa, Konya, Bolu ve Samsun yörelerinde büyük ayaklanmalar başlattılar. Bu ayaklanmalar tarihe Suhte ayaklanmaları olarak geçti. Daha sonra, asker sınıfından levent ve sekbanlar ayaklandılar. Bu arada Osmanlı Devleti'nin yerel yöneticileri, güç kullanarak halktan vergi toplamaya başladılar. Yerel yöneticilerin zulmü merkezi hükümet tarafından önü alınamaz duruma gelince, III.Murat (1574-1595), III.Mehmet (1595-1603) ve I.Ahmet (1603-1617) soygunlara, yöneticilere ve memurlara karşı köylülerin silahla mücadele etmesini isteyen fermanlar çıkardılar.

Anadolu'daki ayaklanmalar 

İlk Celali önderlerinden biri Bolu ve Gerede yöresinde 1581'de ortaya çıkan Köroğlu Ruşen'di. Köroğlu, soyguncu devlet yöneticilerine ve beylere karşı mücadele etti. Yaşamı ve serüvenleri, halk arasında derin izler bıraktı ve Köroğlu Destanı’na konu oldu. 16. yüzyılın sonlarına değin Celali ayaklanmaları, daha çok yöresel bir özellik taşıyordu. 1598'de Sivas ve Maraş bölgesinde çıkan Karayazıcı Ayaklanması, Celali hareketlerinin niteliğini değiştirdi. Sekban askerlerinin komutanıyken ayaklanan Karayazıcı’ya, dirlikleri ellerinden alınan sipahiler, topraklarını terk eden köylüler, işsiz kalan sekbanlar, yönetimden hoşnut olmayan beyler ve paşalar da katıldı. 20 bin kişilik bir ayaklanmacı ordusunu yöneten Karayazıcı, büyük kentlere bile baskınlar düzenleyip çekiliyordu. Karayazıcı üzerine gönderilen Osmanlı ordusu karşısında Tokat'a çekildi ve 1601'de öldü.
     Karayazıcı'nın ölümünden sonra ayaklanmacıların başına kardeşi Deli Hasan geçti.
Osmanlı Devleti, Orta Anadolu'ya egemen olan Deli Hasan kuvvetlerini bastıramayınca, onunla anlaşma yolunu seçti. Deli Hasan’ı paşa unvanıyla Bosnabeylerbeyliğine atadı. Ancak devletin bu tavrı öbür Celali önderlerini cesaretlendirdi. 1603-1607 arasında Celali ayaklanmaları bütün Anadolu'ya yayıldı. Tavil Ahmet, Canbulatoğlu ve Kalenderoğlu gibi Celali önderler devlet otoritesini ortadan kaldırdılar. Anadolu’daki köylüler canlarını kurtarmak için yerleşim yerlerini terk ederek dağlara sığınmak zorunda kaldılar. Osmanlı tarihine bu dönem "Büyük Kaçgun" olarak geçmiştir.
     Sonunda Osmanlı Devleti, Celalileri kesin olarak ortadan kaldırmaya karar verdi. Sadrazam
Kuyucu Murat Paşa büyük bir orduyla 1606’da Anadolu'ya geçti. 1610 yılına kadar giriştiği savaşlarda Celalileri ve adamlarını acımasızca öldürerek cesetlerini açtırdığı kuyulara doldurttu. Bu dönemde öldürttüğü insan sayısı 65 bin civarındadır. Erzurum beylerbeyi Abaza Mehmet Paşa 1622'de yeni bir ayaklanma başlattı ve bu ayaklanma ancak 1627’de bastırılabildi. Sultan I.İbrahim döneminde (1640-1648) Sivas Valisi Vardar Ali Paşa ve Isparta yöresinde Kara Haydaroğlu ile Katırcıoğlu ayaklanmaları çıktı. Ama Osmanlı Devleti, ayaklanmacılara karşı siyasetini belli ölçülerde değiştirdi ve onları denetim altına alma yolunu kullandı. Katırcıoğlu, Karaman beylerbeyliğiyle ödüllendirilerek etkisiz hale getirildi. 1658'de ayaklanan Abaza Hasan Paşa'ya da devlet görevi verildi. Anadolu'da 17. yüzyıl ortalarından sonra görülen yerel Celali toplulukları da II.Viyana Kuşatması'ndan sonra Avusturya ve müttefiklerine karşı yürütülen savaşlarda asker olarak orduya alındı.

Sonuçlar:

Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirdi. Ağır vergiler yüzünden ya da “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçti. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin belkemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı. Türkçe'ye yerleşmiş olan "Celallenmek" deyimi de, Celali ayaklanmalarının günümüze bıraktığı miraslardandır.

13 Mart 2020

Fatih Sultan Mehmet - 1

     29 Mart 1432'de Osmanlı Devleti’nin başkenti olan Edirne'de doğdu. Babası II.Murat'tır. Annesi Hüma Hatun adıyla bilinir. Ancak bu sonradan kendisine yakıştırılmış bir isimdir. Hakkında bilinen tek şey gayrimüslim kökenli bir köle olduğudur. Babası tarafından pek sevilmeyen Mehmet'in kardeşlerinin en küçüğü olduğu için ileride tahta geçmesine ihtimal verilmiyordu. Mehmet iki yaşına kadar Edirne'de kaldıktan sonra 1434'te süt ninesi ve küçük ağabeyi Ali ile birlikte 14 yaşındaki büyük ağabeyi Ahmet'in Rum sancakbeyi olduğu Amasya'ya gönderildi. Burada ağabeyi Ahmet'in erken yaşta ölmesi üzerine Mehmet altı yaşında Rum sancakbeyi oldu. Diğer ağabeyi Ali ise Manisa'da Saruhan sancakbeyi oldu. İki yıl sonra babaları Murat'ın talimatıyla iki kardeş yer değiştirdiler ve Mehmet Saruhan sancakbeyi oldu. Mehmet'in eğitimi için babası çeşitli hocalar görevlendirdi. Ancak dik kafalı, öğrenmeye isteksiz olan II.Mehmet'in eğitilmesi kolay olmadı. Sonunda babası Molla Gürani'yi görevlendirdi. Anlatılana göre Murat, Gürani'ye bir değnek vermiş ve Mehmet itaatsizlik ederse kullanmasını söylemişti. Yine aynı kaynaklara göre Gürani Mehmet'e "Baban beni seni eğitmem içim gönderdi. Ama sözümü dinlemezsen seni yola getirmemi söyledi." demişti. II.Mehmet bu sözlere gülünce Gürani kendisine esaslı bir dayak atarak hizaya getirmiş, ardından genç şehzade kısa sürede Kuran'ı öğrenmişti.

     II.Murat 1443 yazında Karaman beyi İbrahim'i Anadolu'da yenilgiye uğrattıktan sonra Ekim ayında Edirne'ye döndüğünde Hunyadi Yanoş, Macar Kralı Ladislas ve Sırp Despotu Yorgo Brankoviç önderliğinde bir Hristiyan ordusunun Tuna'nın güneyindeki Osmanlı topraklarını istila etmeye başladığı haberini aldı. Aynı dönemde Amasya'dan Şehzade Ali'nin öldüğü haberi geldi. Ağabeyinin ölümüyle Mehmet tahtın yeni varisi olmuştu. Murat Hıristiyan ordusunun 25 Aralık'ta İzladi'de durdurulmasının ardından başlayan müzakereler sırasında Mehmet'i Manisa'dan Edirne'ye getirtti. 12 Haziran 1444'te Edirne'de Macarlarla antlaşma yaptıktan bir ay sonra oğlu Mehmet'i Edirne'de Sadrazam Çandarlı Halil Paşa denetiminde "kaymakam" olarak bırakarak Hamidili topraklarını işgal eden Karamanlıların üzerine yürümek üzere Anadolu'ya geçti ve Karamanlılar'la Yenişehir'de bir anlaşma yaptı. Yenişehir'den ayrıldıkran sonra Ağustos ayında Mihaliç'te yeniçeri ağası Hızır Ağa ve diğer beylere tahttan oğlundan yana resmen çekildiğini duyurdu ve ordusu Edirne'ye dönerken kendisi Bursa'da kaldı.
     II.Murat'ın 1444 yazında doğuda ve batıda barışı sağladığını düşünerek tahttan çekilmesi Edirne'de bir otorite boşluğu yaratarak devleti buhrana sürükledi. Dış siyasette ihtiyatlı davranmayı tercih eden Sadrazam Çandarlı Halil Paşa ile Sultan II.Mehmet'in etrafında toplanmış olan Şahabeddin, Zağanos, Turahan paşalar arasında rekabet baş gösterdi. Bu rekabet 1444-1453 yılları arasında Osmanlı Devleti'nde yaşanan başlıca politik gelişmelerin belirleyici etmenlerinden biri olmuştur. Ağustos başında Kral Ladislas'ın Osmanlılarla yapılan barışı geçersiz sayarak yeni bir Haçlı Seferine çıkacağını ilan etmesi başkent Edirne'de paniğe yol açtı ve halk şehri terk etmeye başladı. Konstantinopolis'te Rumların himayesinde olan ve Osmanlı tahtında hak iddia eden Orhan Çelebi de bu dönemde İnceğiz ve Dobruca'ya geçerek bir isyan girişiminde bulundu. Bu girişim Şahabeddin Paşa tarafından önlendi ve Orhan Çelebi Konstantinopolis'e kaçtı. Aynı dönemde başkentte kendini Hurufilik taraftarlarının elçisi olarak tanıtan bir İranlı halktan epey yandaş toplamıştı. Sultan II.Mehmet de İranlının öğretisine ilgi duymuş ve koruması altına almıştı. Ancak Müftü Fahreddin ve Sadrazam Halil Paşa'nın bu duruma tepki göstermesi üzerine Mehmet çok geçmeden desteğini çekmek zorunda kalmış ve sonunda başkentte bir Hurufi katliamı yaşanmıştı. Bu sırada şehirde çıkan yangında bedesten ile birlikte 7.000 ev kül olmuştu.
     Eylül ayı sonlarında Kral Ladislas önderliğindeki Hristiyan ordusu Tuna'yı aşarak Edirne'ye doğru yürürken bir Venedik filosu da Çanakkale Boğazı'nı kapattı. Sadrazam Halil Paşa'nın çağrısıyla II.Murat Anadolu Hisarı'nın bulunduğu noktadan Rumeli'ye geçerek Edirne'ye geldi ve 10 Kasım 1444'te hıristiyan ordusunu Varna'da ağır bir yenilgiye uğrattı. Varna Savaşı sırasında ve sonrasında Mehmet tahttan çekilmemişse de fiilen padişah II.Murat'tı. Zağanos ve Şahabeddin paşalar genç padişahın otoritesini güçlendirmek için II.Mehmet'i Varna Savaşı'na götürmek istemişler ama Sadrazam Halil Paşa buna mani olmuş ve onlara karşı II.Murat'a gerçek padişah muamelesi yapmıştı. Ancak II.Murat savaştan sonra oğlunun konumunu Konstantinopolis'teki Orhan Çelebi'ye karşı zayıflatmamak için fiili durumu hakiki bir cülus haline getirmeden Manisa'ya çekildi. Murat 1446'nın Mayıs ayında Sadrazam Halil Paşa'nın çağrısıyla bir kere daha Edirne'ye tahtına döndü. Bunun sebebi Mehmet'in Konstantinopolis'e saldırma planları yapıyor olmasıydı. Halil Paşa kendi gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bu saldırıya karşı gelirken Mehmet'in yandaşı olan Zağanos ve Şahabeddin bu planı destekliyordu. Sonunda Halil Paşa bir yeniçeri isyanı düzenleyerek Mehmet ve yandaşlarını iktidardan uzaklaştırdı. Murat'ın yeniden tahta geçmesi üzerine Mehmet Manisa'ya çekildi, Zağanos Paşa da Balıkesir'e sürgüne gönderildi.
      Sultan II.Mehmet babasının 1446'da Mora'ya düzenlediği sefere katılmamıştı. 1447 sonlarında ya da 1448 başlarında Arnavut kökenli bir hıristiyan köle olan Gülbahar Hatun'dan ileride padişah olacak Bayezit adında bir oğlu oldu. 1448'de Macarlar ile yapılan II.Kosova Savaşı'nda Anadolu birliklerinin önderliğinde babasına eşlik ederek ilk defa bir savaşta yer aldı. 17 yaşında iken Gülbahar Hatun ile birlikteliğini tasvip etmeyen babası tarafından Dulkadir hanedanından Süleyman beyin kızı Sitti Hatun ile evlendirildi. Mehmet Manisa'da bulunduğu sıralarda oldukça başına buyruk bir biçimde hareket etmişti. Onun rızasıyla Türk korsanları Ege'deki Venediklilere saldırıyordu. 1448-1449 yıllarında Selçuk'ta kendi adına para bastırmıştı. 1449'un Ağustos veya Eylül ayında annesi vefat etti. 1450 yılında babasının İskender Bey üzerine yaptığı Arnavutluk seferine ve başarısızlıkla sonuçlanan Akçahisar kuşatmasına katıldı.

Mehmet Çelebi - Fetret Devri

     1413'ten sonra tek padişah olarak hüküm sürdü. Sultan Mehmet Çelebi, Fetret Devrini bitiren ve Osmanlı devletini tekrar eski gücüne kavuşturan sultan olduğundan Osmanlı Devleti'nin 2.kurucusu diye de anılmaktadır. Tek padişah olarak Sultan Mehmet Çelebi önce, Musa Çelebi tarafından etrafına büyük duvarlar inşa ettirilmiş olan, Edirne Sarayı'nda kaldı. Burada kendini kutlamaya gelen yabancı elçileri kabul etti ve devletin üst kademelerine kendi görüşüne uygun atamalarda bulundu. Şeyh Bedrettin şeyhülislamlıktan atılıp ailesiyle İznik'e sürüldü ve yerine Sünni ulemanın seçtiği bir kişi getirildi. Mihaloğlu Mehmet Bey de Anadolu'ya sürgüne gönderildi. Musa Çelebi tarafından Bizans'dan alınan Selanik ve Konstantinopolis yakınlarındaki bölgeler tekrar Bizans'a geri verildi. Sonra Anadolu seferine çıktı. Önce yangın ve kuşatmadan kurtulmuş olan devletin birinci başkenti Bursa'ya uğradı. Sonra Ege sahillerine yürüdü. Ayaklanan İzmiroğlu Cüneyt Bey'i sindirerek Ayasoluk (Selçuk) kalesini aldı. İzmir kalesini orada bulunan Senjan şövalyeleriyle yaptığı görüşmeler sonunda Osmanlı devletine kattı. Senjan Şövalyelerine Bodrum'da yeni bir kale yapmak için izin verdi. Menteşe Beyliği arazilerinin çoğunu tekrar Osmanlı Devleti'ne kattı. 1414 ve 1415'te Göller Bölgesi'ne yöneldi. Karamanoğuları eline geçmiş olan eski Hamitoğulları beyliği şehirlerini (Eğirdir, Akşehir, Beyşehir) ve arazilerini Osmanlı Devleti'ne kattı.

     Sonra 1413'te iki yıl önce Bursa'ya yürümüş olan kendi kuzeni olan Karamanoğlu Mehmet Bey üzerine giderek Karamanoğulları ordusuyla Konya Ovası'nda savaştı ve onu yendi, Konya'yı kuşattı. Oğlu Mustafa Çelebi ile beraber esir aldı. Yine de onların canlarını bağışladı. Kuzeni olan Karamanoğlu Mehmet Bey'le bir barış imzaladı. Sonradan Karamanoğlu kurnazlığını göstermek için yapılan karşı propagandalara göre Mehmet Bey barış yemini verirken elini elbisesi içinde sakladığı bir canlı güvercin üzerine koymuş ve sonradan bu kuşu azat ederek yaptığı yemini geçersiz saymış olduğu hikayesi tarihlere geçmiştir. Bu barışla birlikte Karamanoğlu'na Eskişehir, Kırşehir, Beyşehir, Sivrihisar'ı ve Niğde'yi verip, hilat giydirip, sancak verdi. Karaman seferinden dönerken Sultan Mehmet Çelebi Ankara'da rahatsızlık geçirdi ve Germiyanoğlu Yakup Bey'in hekimi Mevlana Sinan tarafından tedavi edildi ve Şeyhi'yi ödüllendirdi. Şeyhi bu tedavinin ve ödüllendirmenin sonuçları olarak başından geçenleri Harname adındaki ünlü mesnevisinde değiştirerek hikaye ettiği bilinmektedir. Sultan Mehmet Çelebi buradan Edirne'ye geri döndü. 1416'da Rumeli seferine çıktı. Arnavutluk'taki soylular Fetret döneminde orada bulunan Osmanlı birliklerini bölgelerinden çıkartmışlardı. Sultan Mehmet oradaki Osmanlıların durumunu sahilde Avlonya ve denizden içerilerde Akçahisar kalelerini eline geçirerek güçlendirdi. Mora'ya akıncılar gönderdi. Musa Çelebi'ye destek sağlamış olan Eflak Prensi Mircea üzerine gitti. Tuna nehrini aşarak Orta Macaristan yollarını kontrol eden ve Osmanlılar tarafından Yergöğü adıyla anılan Eflak şehrinde çok korunaklı bir hisar yaptırdı. Bu sefer sonunda Eflak Prensi Mirce, yine Yıldırım Bayezit zamanında olduğu gibi, Eflak'ın Osmanlıların bağımlı bir devleti olmayı kabul etti. Dobruca'nın tamamen Osmanlı eline geçmesini sağladı. Buralara gözünü dikmiş olan Macar Kralına gözdağı vermek için Erdel (Transilvanya) ve Macaristan'a akıncılar gönderdi. Bosna'ya her yıl akıncılara gönderdi ve böylece oradaki toprak sahipleri soylular Osmanlı etkisine girdi ve sonunda Bosna kralı II.Tvrtko Osmanlılara bağımlı devlet olmayı resmen kabul etti. Buradan tekrar Anadolu'ya geçip Candar Samsun üzerine yürüdü. İsfendiyaroğulları Timur'dan Kastamonu , Safranbolu ve etrafındaki bölgeleri almışlar ve Karamanoğulları ile Osmanlılar aleyhine müttefiklik kurmuşlardı. Mehmet bu bölgeleri ve Samsun'u tekrar Osmanlı yönetimi altına aldı. Burada oturan, Timur'dan kalan Tatarlar'ı ve Türkmenleri Rumeli'de Filibe civarına Tatar Pazarı merkezli bir bölgeye sürdü.
     Sultan Mehmet Çelebi'nin padişahlık döneminde Gelibolu'da ilk defa olarak Osmanlı donanması kuruldu. Bu ufak donanma Çalı Bey komutasında 1416'da ilkbaharında Ege Denizi'nde Osmanlı ticaret gemilerine devamlı hücum eden Hristiyan Naksos Dükü'ne karşı gönderildi. Fakat filo birden rota değiştirip Trabzon'dan emtia ile geri dönmekte olan Venedik ticaret gemilerini takibe girişti. Ticaret gemileri Venedik'in Ege'de üssü olan Negroponte (Eğriboz)'a kaçmayı başardılar. Osmanlı donanması bu limana hücum ettiyse de sonuç alamadı. Bu sırada Petro Loredan komutasındaki Venedik donanması yakınlarda bulunmaktaydı ve bu filo Çalı Bey'in filosunu Gelibolu'ya kadar takibe geçti. 29 Mayıs sabahı Osmanlı donanması ile Venedik donanması Çanakkale önünde iki devlet arasındaki ilk deniz savaşını başlattılar. Bu savaş öğleden sonra 2'ye kadar sürdü ve Venediklilerin galibiyeti ile sona erdi. Venedik donanması yeni Osmanlı donanmasının bütün gemilerini tahrip etti. Yalnız altı kadırga ve dokuz kalyota Venediklilere teslim olmuştu. Venedikliler Çalı Bey ve tüm gemi reisleri dahil Osmanlı denizcilerinin tümünü öldürmüşlerdir. Venediklilerin bu hiç kıyımsız, hunhar tutumlarına neden Osmanlı devletinin Ege Denizi üzerinde Venedik tekelini ortadan kaldırması korkuları ve bunu önleme çabaları olmuştur. Bunun sonucunda Osmanlı ve Venedik devleti arasında ilk barış antlaşması yapılmıştır. 1417'de Sultan Mehmet Çelebi'nin bu anlaşmayı resmen imzalamak için Venedik'e gönderdiği elçisi ve mahiyetinin Venedik'te masrafını devletin çektiği çok şaşaalı ve büyük bir törenle karşılanıp ağırlandıkları Venedik tarihlerine geçmiştir. 1418-1419'da Sultan Mehmet Çelebi'yi uğraştıran sorun eski Simavna kadısı ve Musa Çelebi'nin Edirne'de hükümdarlığı sırasında Şeyhülislamlık yapmış olan Şeyh Bedrettin'in ve yardımcılarının isyanı olmuştur. Şeyh Bedrettin ailesiyle İznik'e sürülmüştü. 1418'de buradan kaçıp önce Candar'a gitti ama burada fikirleri tutunmamıştı. Sinop-Kırım-Eflak üzerinden Dobruca'da Deliorman'a gitti. Eflak Prensi Mircea'nin yerine geçen oğlu Mihail'in para ve asker desteğini sağladı. Burada kendi radikal fikirlerine uyan Yörüklerden bir ordu toplamaya başladı ve isyan bayrağını açtı. Bu sırada Şeyh Bedrettin'in Anadolu'da halife olarak geride bıraktığı Börklüce Mustafa İzmir yakınlarında Karaburun Yarımadası'nda, Torlak Kemal ise Manisa'da asker toplayıp isyana başlamışlardı. Vezirazam Amasyalı Beyazıt Paşa ve Manisa'da Sancak Bey olan Şehzade Murat bunlar üzerine gönderildi. Amasyalı Beyazıt Paşa Karaburun'da gayet güçlü direniş gösteren Börklüce'yi mağlup etti ve Şehzade Murat ise Torlak Kemal'in hakkından geldi. Bu iki isyancı da asılarak idam edildiler. Fakat bu yörelerde Şeyh Bedrettin'in fikir ve önerilerine devamlı inanan bulunmaya devam etti. Oradan Rumeli'ye geçen veziriazam Amasyalı Beyazıt Paşa Şeyh Bedrettin üzerine gitti ve isyancılar çok direniş gösteremeden Şeyh Bedrettin'i ele geçirdi. Serez'de yapılan bir yargılama sonucunda Şeyh Bedrettin orada idam edildi.
     Sultan Mehmet Anadolu'ya yine dikkatini çekti. Saruhan (1415) ve Menteşe (1416) beylikleri daha önceden ortadan kaldırılmıştı. Sıra güneyde Antalya yörelerine Tekeoğullarına gelmişti ve buradaki beyliği de ortadan kaldırdı. Batı Anadolu'da sadece Osmanlılara her zaman yardım etmiş Germiyanoğulları beylik olarak kaldı ama bu beyliğe ait Afyonkarahisar ve Kütahya şehirleri Osmanlı idaresine verildi. Sultan Mehmet Çelebi'yi son ilgilendiren sorun ise Ankara Savaşı sonunda kaybolmuş olan kardeşi Mustafa Çelebi olduğunu iddia eden bir kişinin bu savaştan 18 yıl sonra ortaya çıkmasıydı. Birçok tarihçinin gerçek Mustafa Çelebi olduğunu kabul ettiği, ama sonradan Osmanlı propagandası ile Düzmece Mustafa adı verilen bu kişi Venedikliler yardımı Teselya ile Selanik'te kendini 1418'de Osmanlı sultanı olarak ilan etti. Sultan Mehmet Çelebi Anadolu'da bulunduğu için ve Sadrazam ise Şeyh Bedrettin ile uğraşmakta iken Edirne'ye doğru yürüme imkânı buldu. Fakat Sultan Mehmet Çelebi hemen Trakya'ya geçip Mustafa üzerine yürümeye başladı ve Mustafa'nın ordusu bozulup eridi. Mustafa ise Bizanslılara sığınmak zorunda kaldı. Sultan Mehmet Çelebi 26 Mayıs 1421'de Edirne'de bir sürek avı sırasında at sırtında felç oldu, düştü ve yaralandı. Ölümünün gizlenmesini ve oğlu Murat'ın getirilmesini vasiyet etti. En çok Selanik'te bulunan Düzmece Mustafa'dan çekinilerek, Amasya'da vali olan Murat'ın Bursa'ya ulaşmasına kadar 42 gün ölüm haberi gizlendi. Osmanlı Padişahları arasında ölümü gizlenen ilk padişah o oldu. Durumundan kuşkuya düşen ve ayaklanmaları güçlükle önlenen askerleri yatıştırmak için askere geçit yaptırılıp, bu sırada mumyalanmış cesedine kaftan giydirilip, başına sarık konulup pencere önüne oturtulduğu kollarının oynatıldığı rivayet edilir. II.Murat Bursa'ya gelip tahta çıkmasından sonra cenazesi Edirne'den Bursa'ya götürülerek Yeşil Türbe'ye defnedildi.

Süleyman Çelebi Dönemi

     1402'de Ankara Savaşı'nda Osmanlı ordusunun sol kanadı komutanı olan Süleyman Çelebi yenilgiden sonra Yıldırım Bayezit'in veziriazamı olan Çandarlı Ali Paşa ile birlikte Timur birliklerinin kovalamasıyla Rumeli'ye doğru kaçmaya başladılar. Timur birlikleri Bursa'ya girip şehri yakıp yıkıp talan ettiler. Süleyman Çelebi Ağustos 1402'de Gelibolu'ya geldi. Venedik ve Ceneviz gemileri onu ve askerlerini Rumeli yakasına taşıdılar. Yabancıların bu fena inancı Timur'un çok kızmasına neden oldu ve belki de Timur'un başlarında Tatar ordularının ta İzmir'e gidip Anadolu da önemli bir Hristiyan kalesi ve deniz üssü olan İzmir'i kuşatıp bütün Hristiyan savunucularının öldürülüp kesik başlarından piramitler yapılmasına bir neden oldu.

     Süleyman Çelebi Rumeli'deki Osmanlı bölgelerine hakim olmak için Bizans desteğini almak üzere o zaman Avrupa'da bulunan Bizans İmparatoru II.Manuel Palaiologos yerine taht naipliği yapan VII.Yannis Palaiologos ile müzakerelere girişti. Yıl sonunda müzakereler sona erip 1403 başında şahsen Emir Süleyman ile Bizans taht naibi, Venedik, Genova, Rodos San Jean Şövalyeleri, Sırp Despotu Stefan Lazeraviç ve Latin Naksos Dükü arasında bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Bizans Osmanlılara vasal olmaktan çıkacak ve yıllık tazminat ödemeyi durduracak ve buna karşılık Süleyman Çelebi hükümdarlığı Bizans'ın üst egemenliğini kabul edecekti. İyi niyetini göstermek için Süleyman Çelebi Bizans'a Ege kıyılarında Selanik ve civarını, Aynaroz yarımadasını, bazı Ege adalarını ve Karadeniz kıyılarında Boğaz'a girişten ta Nişabur'a kadar araziyi geri verecekti. İtalyan denizci şehirlerine Osmanlı ülkelerinde daha fazla ticari imtiyazlar sağlanacaktı. Osmanlılar ellerindeki bütün Bizans ve diğer imzalayıcı ülke esirlerini geri teslim edilecekti. Osmanlı gemileri Çanakkale ve İstanbul boğazlarına Bizans İmparatorluğu'ndan izin almadan girmeyeceklerdi. Buna karşılık anlaşmayı imzalayan bütün ülkeler Süleyman Çelebi'yi başkenti Edirne'de bulunan Osmanlı Devleti'nin hükümdarı olarak kabul edeceklerdi. Bu haberi Avrupa'da Venedik'te alan II.Manuel Palaiologos hemen İstanbul'a geri döndü ve kendi imzasını atarak bu anlaşmayı kabul etti.
     1402'de Edirne'de tahta oturan Süleyman Çelebi başveziri Çandarlı Ali Paşa aracılığı ile sivil ve asker kadroların ve 1403 başındaki barış anlaşmasından sonra komşu ülkelerin desteğini almış meşru hükümdar olmuştu. Süleyman Çelebi bundan sonra Edirne'de sarayda içki alemleri ile iyi vakit geçirmeye kendini terk etti. Bu sırada Sırp despotluğunda Stefan Lazaroviç ile Jorg Brankoviç arasında çıkan mücadeleden faydalanarak Sırbistan üzerindeki gücünü artırdı. Fakat Anadolu'yu alıp eski Osmanlı Devleti'ni yenileme idealinden hiç vazgeçmedi. Bu nedenle 1403'te kendine sığınan kardeşi İsa Çelebi'ye büyük bir ordu vererek onu Anadolu'ya gönderdi. Ama İsa Çelebi başarılı olamadı. 1406'da Mehmet Çelebi İsa Çelebi'yi elimine edince, Süleyman Çelebi Anadolu'yu ele geçirme emeline daha kuvvetle sarıldı ve kuvvetlerini toplayıp Anadolu yakasına geçti. Mehmet Çelebi orada bulunmazken Bursa'ya hücum edip şehri eline geçirdi. Kardeşine karşı koyamayacağını anlayan Mehmet Çelebi Amasya'ya çekildi. Başvezir Çandarlı Ali Paşa'nın başarılı bir manevrasıyla Ankara'yı aldı ve kardeşinin geride bıraktığı yerleşkeleri talan etti. Mehmet Çelebi yeniden Bursa üzerine yürüdü. İki ordu Yenişehir ovasında karşı karşıya geldiler. Fakat Süleyman Çelebi'nin başveziri Çandarlı Ali Paşa çeşitli manevralarla Mehmet Çelebi ordusunun danışmanlarını kandırıp ordunun savaşa girmeden dağılmasına neden oldu. Mehmet Çelebi bu sefer ordusuz olarak tekrar Amasya'ya kaçmak zorunda kaldı.
     Süleyman Çelebi Bursa'da içki ve eğlenceye devama başladı. 1406'da tekrar başını kaldırıp Timur'un Karamanoğlulara vermiş olduğu Sivrihisar kalesini eline geçirdi. Akıncıları Karaman ülkesine hücuma geçtiler. Aydınoğlu Cüneyt Bey ve Menteşeoğlu İlyas Bey Süleyman Çelebi'nin üst egemenliğini tanımak zorunda kaldılar. 1406'da Süleyman Çelebi'nin bu başarısının mimarı olan ve I. Murad dönemi sonundan beri 20 yıldır başvezirlik yapmış olan Çandarlı Ali Paşa öldü. Bu deneyimli devlet adamının ölümü Süleyman Çelebi için bir güç doruğu oldu ve bundan sonra Emir Süleyman gücünün çöküşü başladı. Buna bir neden Süleyman Çelebi'nin Anadolu'ya önem verip Rumeli'de bulunan gazi akıncı ve göçmen Türkmenlerin taht üzerindeki etkili güçlerini azaltması olmuştu. 1409'da Mehmet Çelebi yeni bir strateji uygulamaya koydu. Buna göre kardeşi Musa Çelebi ile anlaşarak onu Rumeli'ye Eflak üzerinden gönderecekti ve o Süleyman Çelebi'yi Rumeli'de oyalayıp hatta mağlup ederken Mehmet Çelebi Anadolu'yu ve Bursa'yı ele geçirecekti. Süleyman Çelebi, kardeşi Musa Çelebi'nin Eflak'a gidip orada bir ordu toplama haberini Ayasoluk'ta iken öğrendi. Yanına İzmiroğlu Cüneyt Bey'i alıp Bizans desteğini sağlayıp hemen hızla Rumeli'ye geçti ve Edirne'ye gitti. Musa Çelebi'nin hücumlarına karşı durabilmek için, olabilecek anlaşmazlıklar, Trakya'nın emniyeti Boğazlardan rahat geçişi sağlamak amacıyla o sonbahar Emir Süleyman İstanbul'a gitti. Görüşmelerde Bizans İmparatoru II.Manuel'e "sevgili baba" diyerek hitap ederek Musa'nın hücumlarına Bizans desteği olmadan karşı koyamıyacağını bildirdi. Musa Çelebi'nin Bizans'a karşı çok daha sert bir politika güdeceğini bilen ve Yıldırım'ın İstanbul kuşatmaları halen aklında olan İmparator II.Manuel ile Süleyman Çelebi bir destekleme anlaşması imzaladılar. Bizans'a iyi niyetini açığa koymak için Emir Süleyman genç erkek kardeşi Kasım'ı ve kız kardeşi Fatıma'yı Bizans'a rehin olarak verdi ve Epir Despotu Teodor'un gayri-meşru kızı ve İmparator'un yeğeni olan bir genç kızı da kendi karısı olarak aldı. Hemen ardından Karamanoğulları'yla da barış anlaşması yaptı.
     Bu stratejisinin birinci aşamasında başarılı olan Mehmet Çelebi ise hemen Bursa'ya girip Anadolu yönetimini eline aldı. 1410'da Musa Çelebi Eflak Voyvodası'nın kızı ile evlenip Eflak, Bulgar ve Sırp desteği ile Rumeli sınır boylarında yerleşmiş Türkmenlerden bir ordu toplamayı başardı. O yıl Edirne ile Eyüp arasındaki arazide Süleyman Çelebi ile Musa Çelebi orduları arasında arka arkaya bir sıra çarpışmalar ve baskınlar ile savaş başladı. Haziran ve Temmuz 1410'daki ilk çatışmalarda Süleyman Çelebi üstün gelmekle beraber, kendisi pek o kadar savaşcı bir kişi değildi. Süleyman Çelebi Edirne sarayına çekilip tekrar içki ve eğlenceye daldı. Etrafındakiler bu durumdan, özellikle Hristiyanlara karşı çok iyi davranması ve vaktini içki ve eğlenceye vermesinden, hoşnut değillerdi ve önemli önemsiz birçok taraftarı Süleyman Çelebi yanından ayrıldı. En sonunda 17 Şubat 1411'de bir kış havası altında Musa Çelebi Edirne'yi bastı ve demoralize olmuş olan Süleyman Çelebi taraftarları buna karşı koyamadı. Süleyman Çelebi o sırada sarhoş ve bir hamam aleminde bulunmaktaydı. Kendisine kardeşinin baskınından haber getiren yandaşlarını çok sinirli bir şekilde kovmaktaydı ve hatta ceza olarak bazılarının sakal ve bıyıklarını tıraş ettirdi. Sonunda aklı başına gelip gece karanlığında yanında çok az sayıda adamıyla İstanbul'a doğru kaçmaya koyuldu. Döğenciler köyüne geldiği zaman kılavuzu ihanet edip köylülere onun kimliğini bildirip onları kışkırttı ve köylüler de sırf Musa Çelebi'den bahşiş alabilmek gayesiyle Süleyman Çelebi'yi öldürdükleri rivayet edilir.

İsa Çelebi - Fetret Devri

     Fetret Devri, Fasıla-i Saltanat olarak da bilinir. Yıldırım Bayezit'in 1402 Ankara Savaşı'nda yenilmesiyle başlayan bu döneme, kardeşleriyle girdiği mücadeleyi kazanıp 1413'te yönetimi yeniden ele geçiren Mehmet Çelebi son vermiştir. Fetret; kelime anlamı olarak padişahsız geçen süre, dönem demektir. Ankara Ovası'nda yapılan savaşın kötüye gittiğini gören Yıldırım Bayezit'in oğullarından Süleyman Çelebi, yanına Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Murat Paşa ve yeniçeri ağası Hasan Ağa ile birlikte kendine bağlı olan birlikleri de yanına alarak Edirne'de saltanatını ilan etti. Savaşa katılan diğer şehzadelerden İsa Çelebi Balıkesir'de, Çelebi Mehmet ise Amasya'da kendi hükümdarlıklarını ilan ettiler. Yıldırım Bayezit ile birlikte Musa çelebi ve Mustafa Çelebi Timur'a tutsak düştüler. Timur, Anadolu'daki Osmanlı topraklarını yağmaladı. Anadolu'da Osmanlı topraklarına katılan eski Anadolu beyliklerini yeniden canlandırdı. Osmanlı topraklarını ise 4 şehzade arasında paylaştırarak Anadolu'dan çekildi. Böylece Osmanlı Toprakları bölünmüş oldu. 

     İsa Çelebi Dönemi
     İsa Çelebi önce Balıkesir civarına yerleşti. Timur ordusunun şehri ele geçirip talanından sonra Bursa'da Timur'un beratı ile emir olarak hükümet süren kardeşi Musa Çelebi ile mücadeleye başladı. Önceki çatışmalarda Musa Çelebi üstün geldi ise de sonra Balıkesir civarında yapılan bir çarpışmada İsa Çelebi galip geldi ve Musa Çelebi Kütahya'ya kaçtı. İsa Çelebi Bursa'da Timur'dan beratlı emir olarak hüküm sürmeye başladı. 1403'te Amasya'da bulunan kardeşi Mehmet Çelebi, Yıldırım Bayezit'in meşhur komutanlarından olan Subaşı Eyne Bey'in tavsiyesiyle, İsa Çelebi'ye bir mektup göndererek Anadolu topraklarının ikisi arasında bölüşülmesini önerdi. Bu öneri İsa Çelebi tarafından kendisinin "ulu karındaş" olduğu ve bu nedenle hükümdarın kendisi olması gerektiği gerekçesiyle reddedildi. Mehmet Çelebi bunun uzerine Amasya'dan askeri ile Bursa üzerine yürüdü. İki kardeş orduları Ulubat'ta savaşa giriştiler ve bu muharebeyi İsa Çelebi kaybetti.
     Ulubat Savaşı'ndan sonra İsa Çelebi önce Yalova'ya, oradan da İstanbul'a gitti. İmparator II.Manuel Palaiologos Avrupa'da bulunmaktaydı ve onun taht naibi olan VII.Yannis Palaiologos Emir Süleyman ile 1403 başında Bizans için çok elverişli yeni bir anlaşmayı imzalamıştı. Edirne'de bulunan Emir Süleyman'ın, İmparator'dan İsa'yı istemesi üzerine, bu antlaşma gereği olarak İsa Çelebi Edirne'ye gönderildi. Kendisine en büyük rakip olarak Mehmet Çelebi'yi gören Emir Süleyman kardeşi İsa Çelebi'ye bir kuvvetli ordu vererek Anadolu'ya geçirtti. İsa Bey bu ordu ile Çelebi Mehmet idaresinde bulunan Bursa önlerine geldi. Bursa halkı Mehmet Çelebi'nin idaresinden memnundu. İsa Çelebi'nin şehirlerini eline geçirmesini önlemek için şehirde yangın çıkarttılar. Diğer kaynaklar ise yangının Bursa'yı ele geçirmeyi başaramayacağını anlayan İsa Çelebi taraftarları tarafından çıkarıldığını yazarlar. İsa Çelebi güçleri ile Mehmet Çelebi güçleri arasındaki Bursa önündeki savaşta İsa Çelebi tekrar yenildi ve kaçmaya mecbur kaldı.
     İsa Çelebi bu sefer Candar oğlu İsfandiyar Bey'e sığındı. Beyliklerini Timur yolu ile tekrar eline geçiren Aydınoğlu Cüneyt Bey, Saruhan Beyi Hızırşah Bey, Menteşe Beyi İlyas Bey'in ve Candar oğlunun sağladığı askerlerle İsa Çelebi 1404 - 1405 arasında üç kez daha Bursa'da bulunan kardeşi Mehmet Çelebi'ye hücuma geçti ve her seferinde yenilip geri çekildi. En son denemesinde Karamanoğlu'na iltica etti. Karamanoğlu Anadolu'da çok güçlenmiş olan Mehmet Çelebi aleyhtarı harekete geçmemeyi tercih etti ve Mehmet Çelebi ile anlaşıp İsa Çelebi'yi ülkesinin sınırları dışına attı. İsa Çelebi bir süre atalarının yurdu olan Sultanönü'ne gelip burada saklandı. 1406'da İsa Çelebi Eskişehir'de bir hamamda iken Mehmet Çelebi adamlarının bir baskınına uğradı. Bunlar tarafından yakalanıp boğularak öldürüldü. Cesedi, Bursa'da Murat Hüdavendigar türbesi yanına gömüldü. Mehmet Çelebi Anadolu'da ve Emir Süleyman Avrupa'da hükümdar oldular. Böylece 1406'da Osmanlı Devleti fiilen ikiye bölünmüş oldu.

Yıldırım Bayezit

     Yıldırım Bayezit 1360 yılında Edirne'de doğdu. Babası Murad Hüdavendigar, annesi Gülçiçek Hatundur. Gülçiçek Hatun Rum'dur. Yıldırım Bayezit yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, ela gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu. Girdiği savaşlarda gösterdiği cesaretten ve cepheden cepheye hızla intikal etmesinden dolayı ona 'Yıldırım' lakabı takılmıştı. Çocukluğu Bursa Sarayı'nda kardeşleriyle birlikte geçti. İyi bir eğitim gördü. Devrin en büyük alimlerinden dersler aldı. Gençliğinde Kütahya sancağında valilik yaptı. Sultan Murat Hüdavendigar'ın vasiyeti gereği 1389 yılında padişahlığa getirildi. Tahta çıktığında 29 yaşında idi. Sırbistan'ın başında, Kosova savaşında ölen Kral Lazar'ın oğlu Stefan Lazaroeviç vardı. Barış antlaşması için geldiği Edirne'de kız kardeşi Maria'yı Bayezit'e verdi. Bu evlenme sayesinde Osmanlı-Sırp dostluğu kuruldu. Yıldırım Bayezit Timur'la yaptığı Ankara Savaşı'nda yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra vefat etti. 

     1389 yılında Bulgaristan ve Bosna'nın fethinden sonra, Anadolu'da durumun karıştığını haber alan Yıldırım Bayezit, Balkan devletleriyle açık antlaşmalar imzaladı. Yıldırım, Sultan Murat'ın ölümünü fırsat bilip Osmanlılara karşı güç birliği yapan Anadolu Beyliklerine karşı mücadeleye girişti. Karamanoğulları hem Beyşehir'i işgal etmişler, hem de Saruhan, Menteşe, Aydın ve Germiyan Beyliklerini kışkırtmışlardı. Yıldırım Bayezit beraberindeki Sırp kuvvetleriyle birlikte Anadolu'ya girdi ve başkaldıran bu beyliklerin topraklarını tek tek ele geçirdi. Ayrıca Çandaroğlu İsfendiyar Bey'de Osmanlı hakimiyetini kabul etti.
     Karaman Seferi'nde Yıldırım Bayezit ile birlikte bulunan, Sırp İmparatoru Yoannes'in oğlu Manuel Bursa'ya geldikten sonra izinsiz bir şekilde İstanbul'a gitti. Bu olay üzerine, Yıldırım Bayezit bu gidişin gizli bir amacı olduğunu düşünerek, daha önceden planlanmış Macaristan seferini iptal etti ve İstanbul'u kuşatma kararı aldı. İstanbul karadan ve denizden kuşatıldı (1391). Büyük ve kuvvetli toplar olmadığından, kuşatma abluka niteliğinde oldu. Macarların Türk topraklarına girmesiyle kuşatma kaldırıldı. Bu kuşatma Osmanlılar tarafından yapılan ilk İstanbul kuşatmasıdır. Boş durmayan Macarlar kuzeyden Osmanlı topraklarına girmişlerdi. Üzerlerine gönderilen Türk Akıncıları, Kral Sigismund komutasındaki Macar Ordusunu yendiler (1392). Tuna-Eflak Seferinden dönüldüğünde Selanik ve çevresi de Osmanlı topraklarına katıldı (1394). Yıldırım Bayezit 1395 yılında İstanbul'u ikinci kez kuşattı. Fakat Haçlıların harekete geçtiğini haber alınca bu kuşatma da birincisi gibi başarıya ulaşmadan kaldırıldı.
     1396 yılında yapılan Niğbolu savaşında çok kanlı çarpışmalar oldu. Haçlılar, bu çatışmada büyük bir bozguna uğradılar. Savaş sonunda Haçlıların aldığı yerler Osmanlı Devleti'ne geçti. Bulgar Krallığı ortadan kaldırıldı ve Macaristan içlerine doğru akınlar yapıldı. Haçlı dünyası yarım yüzyıl Türklerin üzerine yürümeye cesaret edemedi. Bu savaştan sonra Yıldırım Bayezid'e Abbasi Halifesi tarafından "Sultan-i iklim-i Rum" yani "Anadolu Sultanı" ünvanı verildi. Niğbolu Savaşından sonra İstanbul üçüncü defa kuşatıldı. Daha önceden yapımına başlanmış olan Anadoluhisarı bu kuşatma sırasında tamamlandı. Güçlü bir deniz kuvveti ve büyük topların olmaması fethi engelliyordu. Bu sebeple Yıldırım Bayezit, Türk Denizciliğini geliştirmeye çalıştı. Yıldırım İstanbul'u kuşatma altında tutarak, şehrin teslim olacağını düşünüyordu. Ancak Timur tehlikesi ortaya çıkınca, Bizans'la bir antlaşma yapıldı ve kuşatma kaldırıldı. Bu antlaşmayla, İstanbul Sirkeci'de bir cami, bir İslam Mahkemesi ve bir Türk mahallesi kuruldu. Yıllık haraç arttırıldı. Aynı yıl Yunanistan'a ve Mora'ya sefer düzenlendi.
     Timur, Cengiz İmparatorluğunu yeniden kurmak amacıyla faaliyetlere başlamıştı. İran'ı almış, Hindistan'a seferler düzenlemişti. Azerbaycan ve Bağdat Emirleri korkularından Yıldırım Bayezit'e sığındılar. Timur Emirleri geri istediyse de, Yıldırım Bayezit bunu reddetti ve bu olaydan dolayı Timur ile Yıldırım Bayezid'in araları açıldı. Anadolu'ya giren ve Sivas'ı yağmalayan Timur, seçme askerlerden oluşan ordusu ile birlikte Anadolu'da ilerlemeye devam etti. Osmanlı Ordusu da harekete geçti. İki ordu Ankara'da Çubuk Ovası'nda karşılaştılar. Yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım'ın kuvvetlerinden olan Kara Tatarların, Timur tarafına geçmesi Osmanlı Ordusunun dağılmasına neden oldu (20 Temmuz 1402). Yıldırım Bayezit, Timur'a esir düştü. Bu savaş Osmanlı Devletinin 50 yıl kadar duraklamasına neden oldu. Anadolu Türk birliği dağıldı ve Anadolu'daki beylikler tekrar ortaya çıkarak güçlendi. Başsız kalan Osmanlı Devleti'nde karışıklıklar başladı. Osmanlı Devleti'nin dört ayrı bölgesinde, şehzadeler tarafından dört ayrı devlet ilan edildi. Bursa, İznik ve İzmit, Timur tarafından yağmalanıp yakıldı, İzmir işgal edildi. 1402'den 1413'e kadar sürecek olan bu iktidar boşluğu ve taht mücadeleleri dönemine Fetret Devri adı verildi.