Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2021

Selçuklu İmparatorluğu

Büyük Selçuklu İmparatorluğu

Selçuk Bey
Selçuklu Devleti’ne adını veren Selçuk Bey, Oğuz Yabguluğu’nda ordu komutanı olan, Demir Yaylı ünvanıyla anılan, Dukak adlı söz sahibi bir beyin oğluydu. Babasının vefatıyla genç yaşta onun yerine Subaşı oldu. Daha sonra Oğuz Yabgusu ile anlaşamayarak Aral Gölü yakınlarındaki Cend şehrine geldi (960). Selçuk Bey, Oğuzların Üçok kolu’nun ‘Kınık’ boyuna mensuptu. Burada kendisi ve ona bağlı Oğuzlar Müslümanlığı kabul ettiler.
     Yüz yaşını aşmış Selçuk Bey, Cend şehrinde 1009 yılında öldü. Beş oğlu vardı. Bunlar Mikail, İsrail Arslan, Musa İnanç, Yusuf Yınal ve Yunus Bey’dir. Mikail’in oğulları Tuğrul ve Çağrı Beyler Büyük Selçuklu Devleti’ni kurmuşlardır. İsrail Arslan Yabgu’nun torunu Kutalmışoğlu Süleyman Şah Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuştur. 
Selçuk Bey’den sonra Oğuzlar’ın başına geçen Arslan Yabgu, Karahanlılar’la anlaşarak Oğuzlar’ı Horasan’a geçirmek istedi. Tuğrul ve Çağrı Beyler bu anlaşmayı tanımadılar. 1025 yılında Gazneli Sultan Mahmud, Arslan Yabgu’dan çekindiği için onu hileyle yakalatıp Kalincar Kalesi’ne hapsettirdi. Oğlu Kutalmış buradan kaçıp kurtuldu, 1032’de Arslan Yabgu hapiste öldü. Kendisine bağlı Oğuzlar’ın bir kısmı dağılırken diğerleri Tuğrul ve Çağrı Bey’in etrafında toplandılar. Arslan Yabgu’nun bu ölümü iki önemli sonucu doğurdu. Bunlardan ilki, Arslan Yabgu’nun bu şekilde tutuklanıp ölümü üzerine bütün Selçuklu soyunda Gazneliler’e karşı büyük bir kinin ortaya çıkması, diğeri ise Oğuzlar’daki liderlik meselesinin Tuğrul ve Çağrı Beyler lehine sonuçlanmasıdır.
     Tuğrul ve Çağrı Beyler, amcaları Musa İnanç Yabgu ile birlikte Horasan’a geldiler. Burada 1035 yılında başlattıkları yurt tutma savaşını kazanarak Selçuklu Devleti’nin temelini attılar. Gazneli Sultan Mesud, Oğuzlar’ı Horasan’dan çıkarmak için 1039 yılında büyük bir ordu ile Oğuzlar’ın üzerine yürüdü. Tamamı süvari olan Tuğrul ve Çağrı Beyler komutasındaki Oğuz ordusu, Gazneliler’e karşı büyük bir yıpratma savaşına başladı. En son Dandanakan denilen yerde Gazne ordusunun karşısına çıkan Selçuklular burada üç günlük bir savaştan sonra büyük bir zafer kazandılar (Mayıs 1040). Gazne ordusunun bütün ağırlıkları, hazineleri Selçuklular’ın eline geçti. Dandanakan Savaşı’nın olduğu alanda taht kuran Oğuz ileri gelenleri, biat ettikleri Sultan Tuğrul’u tahta çıkararak onu Horasan hükümdarı ilan ettiler.

Sultan Tuğrul (1040-1063)
Dandanakan Savaşı’yla devletini kuran Sultan Tuğrul devrinde doğuda Harzem ülkesi içlerinden batıda Anadolu’da Muradiye, Erciş bölgelerine kadar olan yöre Selçuklular’ın eline geçti. Başlangıçta Nişabur olan, daha sonra başkenti Rey şehrine taşıyan Sultan Tuğrul devrinin en önemli olayı şüphesiz Abbasi Halifesi ile olan ilişkileridir. Sultan Tuğrul, Doğu Anadolu’ya girdiği sırada, Abbasi Halifesi Kaim Bi Emrillah’tan bir mektup aldı. Halife kendisinin Şiî Büveyhoğulları’nın ve Türk asıllı Arslan Besasiri’nin elinden kurtarılmasını rica ediyordu. Bunun üzerine Bağdat’a yürüyen Tuğrul, 1055 yılında Büveyhoğulları Devleti’ni ortadan kaldırdı, Arslan Besasiri ise Bağdat’tan kaçtı. Sultan Tuğrul bu sırada isyan eden kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanını bastırmak üzere İran’a dönmek zorunda kaldı. Fatımiler’den yardım gören Arslan Besasiri, tekrar Bağdat’ı ele geçirerek burada hutbeyi Fatımi Halifesi adına okuttu (1058). Bu sırada Sultan Tuğrul, İbrahim Yınal isyanını bastırmış ve asi kardeşini yayının kirişi ile boğdurmuştu. Daha sonra tekrar batıya dönen Sultan Tuğrul tekrar Bağdat’a girdi. Arslan Besasiri yakalanarak öldürüldü. Halifeye büyük saygı gösteren Sultan Tuğrul, O’nu tekrar Bağdat’taki sarayına yerleştirdi (1060). Bundan çok memnun olan Halife Tuğrul’u kılıç kuşatarak, ona “Rükn’üd dünya ve’ddin” (Dünya ve dinin temeli) ve “Kasım emir ül-Müminin” (Halife’nin ortağı) unvanlarını verdi. Ayrıca Selçuklu soyu ile akrabalık kurdu. Çağrı Bey’in kızı ile evlenen Abbasi Halifesi kendi kızını da Sultan Tuğrul’a verdi. Sultan Tuğrul Halife üzerinde yalnızca dini görevleri bırakarak siyasi iktidarı kendi üzerinde topladı. Bu tarihten itibaren İslamiyet’in liderliği tamamen Türkler’in eline geçmiş oldu. Sultan Tuğrul 1063 yılında 70 yaşındayken öldü. Evladı olmadığından yerine kardeşi Çağrı Bey’in büyük oğlu Süleyman, Vezir Amid’ül Mülk Kunduri’nin oldu bittisi ile tahta çıkarıldı.

Sultan Alparslan (1063-1072)
Horasan Valisi Alparslan başkent Rey üzerine yürüyerek ağabeyini tahttan indirip kendini Selçuklu Sultanı ilan etti. Vezir Kunduri’yi de azlederek yerine Nizam’ül-Mülk’ü bu makama getirdi. Saltanatının ilk yıllarında Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın ve kardeşi Kavurt’un isyanları ile uğraştı. 1064 senesinde Kutalmış Alparslan’la yaptığı savaşı kaybetti, kaçarken düşüp öldü. Daha sonra Sultan Alparslan Gürcistan’ı ve Ermenistan’ı vergiye bağladı. Ani ve Kars’ı fethetti. Anadolu ve Mısır’a hakim olarak denizlere ulaşmak isteyen Sultan Alparslan, güneyde Dicle boylarına giderek Halep’e kadar egemenliğini kabul ettirdi. Ancak buradayken Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in büyük bir ordu ile üzerine yürüdüğünü öğrendi. Romanos Diogenes Erzurum üzerinden Malazgirt’e gelirken Sultan Alparslan da 5000 kişilik kuvvetiyle süratle kuzeye yöneldi. Bir yandan elçiler göndererek Bizans İmparatoru’na sulh teklifinde bulunan Sultan Alparslan’ın bu tutumu Bizans İmparatoru’nda Sultan’ın kendisinden korktuğu kanaatini uyandırmıştı. İki ordu 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt Ovası’nda karşılaştı. Bu sırada Bizans ordusundaki ücretli Peçenek ve Uzlar soydaşları Selçuklular tarafına geçtiler. Taktik gereği geri çekilen Sultan Alparslan, Bizans İmparatoru’nu üzerine çekerek ordugahından hayli uzaklaştırdı. Durumu çok geç fark eden İmparator geri çekilme emri verdiyse de artık geç kalmıştı. Dört bir yandan Bizans ordusunu kuşatan Türkler akşama doğru koca Bizans ordusunu yok edercesine yendiler. İmparator Romanos Diogenes esir düştü. Sultan Alparslan, esir imparatora bir misafir muamelesi yaptı. Diyojen’in Bizans’taki bütün Türk esirlerini serbest bırakması, büyük bir kurtuluş parası vermesi, her yıl vergi vermesi şartıyla barış yaparak memleketine gönderdi. Fakat Bizans’a dönen İmparator gözleri kör edilerek hapse atıldı. Başa geçmiş olan VII. Mihail Dukas, Diyojen'in imzaladığı antlaşmanın geçersiz olduğunu ilan etti. Bunu haber alan Alparslan da ordusuna ve Türk Beylerine Anadolu'nun fethi emrini verdi. Bu emir doğrultusunda Türkler Anadolu'yu fethe başladılar. Malazgirt Savaşı ile yurt arayan büyük Türk nüfusuna Anadolu’nun kapısı açılmıştı. Avrupa’da büyük ses getiren bu savaş Haçlı seferlerinin hazırlanması konusunda Avrupa için bir uyarı oldu. Daha sonra Maveraünnehir bölgesine sefere çıkan Sultan Alparslan, ele geçirdiği Yusuf isimli bir kale komutanı tarafından hançerlenerek şehit oldu (1072), yerine oğlu Melikşah Selçuklu tahtına geçti.

Sultan Melikşah (1072-1092)
Saltanatının ilk yıllarında, Sultan Alparslan zamanında da iki defa isyan etmiş ve affedilmiş olan amcası Kavurt tekrar isyan etti. Bu isyan bastırılarak Kavurt yayının kirişiyle boğdurularak idam olundu. Karahanlılar ülkesine yürüyen Melikşah Semerkant’a kadar olan bölgeyi ele geçirdi. Her iki hanedanın arasında akrabalık kuruldu. Gazneliler de aynı akıbete uğradılar ve Melikşah’ın yüksek hakimiyetini kabul etmek zorunda kaldılar. Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah’ı Anadolu’ya göndererek onu bu ülkeye emir olarak atadı. Kutalmışoğlu Süleyman Şah kısa zamanda baştan başa bütün Anadolu’yu ele geçirdi. 1077’de İzmit başkent olmak üzere Anadolu Selçuklu Hanedanı’nın temelini attı. Melikşah zamanında Selçuklu İmparatorluğu en geniş sınırlarına ulaştı. Doğuda Seyhun Nehri ve Tanrı Dağları’ndan batıda Akdeniz ve Boğazlar’a, kuzeyde Kafkas Dağları’ndan güneyde Hint Denizi’ne kadar ulaşılmıştı. Melikşah döneminin en önemli iç olaylarından birisi de Hasan Sabbah’ın lideri olduğu Batınî hareketidir. Hasan Sabbah, Alamut Kalesi’nde kurduğu yalancı cennetiyle bir tarikat kurmuş, tarikatına mensup fedailerle birçok Türk ve Müslüman ileri gelenlerine karşı suikastlar düzenlemeye başlamıştı. Saltanatının son yıllarında Batınîler’le uğraşan Sultan Melikşah, 1092’de 38 yaşında iken zehirlenerek öldü.

İmparatorluğun Parçalanması
Sultan Melikşah’ın ölümünden kısa bir süre sonra Vezir Nizam’ül-Mülk de Batınîler tarafından öldürüldü. Şeklen Irak ve Horasan’daki Büyük Selçuklu Sultanları’na bağlı olmak üzere Kirman Selçukluları, Suriye Selçukluları ve Anadolu Selçukluları olarak İmparatorluk parçalandı. Melikşah’tan sonra yerine 5 yaşındaki oğlu Mahmud tahta çıkarıldıysa da Berkyaruk onu tanımadı. Berkyaruk da 1104 yılında öldü. Yerine kardeşi Muhammed Tapar (1105-1118) İsfahan’da tahta çıktı. Tapar’dan sonra Selçuklu Devleti’nin son büyük hükümdarı Sultan Sencer (1118-1157) tahta çıktı. Gurlular’ı, Karahanlılar’ı, Harzemşahlar’ı tekrar vergiye bağladı. Halifenin siyasi gücü ele geçirme çabalarına tekrar son verdi, O’na yalnızca dini görevleri bıraktı. Ancak Karahıtaylar’a 1141’de Katvan’da yenildi. Bu yenilgi Sultan Sencer için bir dönüm noktası oldu ve bir daha toparlanamadı. 1153 yılında ayaklanan göçebe Oğuzlar’a tutsak oldu. Üç yıllık esaretten sonra kurtarılan Sultan Sencer 1157 yılında 72 yaşında öldü. Büyük Selçuklu Devleti böylece sona erdi. Hanedan üyeleri yönettikleri bölgelerde bağımsız davrandılar. Anadolu Selçuklu Devleti dışında kalanlar en son 1194’te Oğuzlar ve Harzemşahlar tarafından yıkıldılar.

Anadolu Selçuklu Devleti

Kutalmışoğlu Süleymanşah (1077-1086)
Melikşah tarafından Anadolu’nun fethine memur edilen Süleymanşah kısa zamanda İznik’e kadar bütün Anadolu’yu ele geçirerek 1077 tarihinde devletini kurdu. Rey’deki Büyük Selçuklu Sultanı’na bağlı olarak Anadolu’ya hakim olan Süleymanşah Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan faydalanarak sık sık Bizans’ın içişlerine karışmaya, taht kavgalarında politikası icabı bazı imparatorlara destek olmaya başladı. Bu arada kardeşi Mansur’un isyanını Sultan Melikşah’ın Emir Porsuk komutasında gönderdiği kuvvetin de yardımıyla yendi. 1085 yılında ani bir baskınla Antakya Kalesi’ni aldı. Ancak Antakya’nın fethi, Suriye Selçuklu Sultanı Tutuş’la arasının açılmasına sebep oldu. Sultan Tutuş ve müttefiki Artuk Bey, Süleymanşah’ı Halep yakınlarında yendiler. Süleymanşah üzüntüsünden intihar etti (1086). Süleymanşah, Antakya seferine çıkarken idareyi İznik’te komutanlarından Ebu’l-Kasım’a bırakmıştı. Süleymanşah’ın ölümünden sonra Ebu’l-Kasım’ın bağımsız hareketlerinden şüphelenen Melikşah, Porsuk ve Emir Bozan komutasında Anadolu’ya birlikler gönderdi. Affını istediyse de Bozan tarafından öldürüldü (1092). Aynı tarihlerde Sultan Melikşah’ın ölümü üzerine serbest bırakılan Süleymanşah’ın oğlu Kılıç Arslan Anadolu’ya gelerek babasının yerine geçti.

I. Kılıç Arslan (1092-1107)
Kılıç Arslan, Ege’de oldukça kuvvetlenen Çaka Bey’i ortadan kaldırdıktan (1097) sonra Malatya’ya giderek burasını kuşattı. Ancak bu sırada büyük Haçlı ordusunun Anadolu’ya ayak bastığını duyarak İznik önlerine geldiyse de sayıca üstün Haçlılar karşısında Anadolu’ya çekildi. Eskişehir önlerinde tekrar şansını deneyen Kılıç Arslan, Haçlı ordusunu Antakya’ya ulaşıncaya kadar gerilla savaşlarıyla rahatsız etti. Haçlılar büyük kayıp vermelerine rağmen boydan boya Anadolu’yu geçerek Antakya, Kudüs ve Urfa taraflarını alıp buralarda krallık, kontluk, prenskepslik kurdular. Bu arada Haçlılar’ın arkasından gelen Bizanslılar da Batı Anadolu, Karadeniz ve Akdeniz sahil kesimini tekrar kontrollerine almayı başardılar. Elinde yalnızca İç Anadolu kalan Sultan I. Kılıç Arslan başkenti Konya yaptı. Daha sonra Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bazı şehirler üzerine yürüdü. Bu yüzden Musul Atabeki Çavlı, Artuklu İl-Gazi ve Suriye Meliki Rıdvan Kılıç Arslan’ın üzerine yürüdüler. Suriye’de Habur Suyu kenarında yapılan savaşı kaybeden Kılıç Arslan Habur’u geçerken boğuldu (1107). Yerine oğlu Mesud geçtiyse de diğer kardeşi Şehinşah onu tanımadı. Taht kavgası 1116’ya kadar sürdü.

Sultan I. Mesud (1116-1155)
Sultan Mesud başlangıçta Danişmendli Ahmed Gazi’nin egemenliğini tanımak zorunda kalmıştı. Ancak onun ölümünden sonra (1134) bağımsız hareket etmeye başladı. Anadolu’daki Selçuklu hakimiyetini yeniden kurmaya çalıştı. Ancak yeniden başlayan II. Haçlı Seferi, bu projesini önledi. III. Konrad idaresinden Alman kuvvetlerini Ceyhan önünde 1147 tarihinde bozguna uğratan Sultan Mesud, VII. Lui idaresindeki Fransız ordusunu da önce Yalvaç, daha sonra Batı Toroslar’da Kazıkbeli’nde yenerek büyük bir zafer kazandı. Ermeniler’in hakim olduğu Maraş-Elbistan taraflarını da ele geçiren Sultan Mesud bir ara Konya’ya kadar gelen Bizans İmparatoru Manuel Komnenos’u da durdurmayı başardı. Ölümünden sonra yerine oğlu Sultan II. Kılıç Arslan geçti

Sultan II. Kılıç Arslan (1155-1192)
Sultan Kılıç Arslan saltanatının ilk yıllarında kardeşleri, Danişmendli Yağıbasan ve Bizans İmparatoru Manuel Komnenos’la uğraştı. Bizans’ın batıdaki meşguliyetinden faydalanarak Anadolu’da birliği sağladı. En büyük rakibi Nureddin Mahmud Zengi’nin de ölümü üzerine (1174) Batı Anadolu ve Marmara dışında bütün Anadolu’ya sahip oldu. Bizans İmparatoru Manuel Komnenos, Kılıç Arslan tehlikesini ortadan kaldırabilmek amacıyla büyük orduyla hareket geçti. Sultan II. Kılıç Arslan, Bizans ordusunu, Bizanslı ve Avrupalı tarihçileri “Miryokefalon” felaketi olarak nitelendirdikleri savaşta Yalvaç-Karamıkbeli’nde ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu büyük zafer Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük önem taşır. Bu tarihten itibaren artık Bizans Türkler’e karşı bir saldırı politikası güdemeyecektir. Bu zaferle Batı Anadolu ve Eskişehir ilerisindeki bölgeler Türk fethine açılmıştır. Türk orduları kısa zamanda Ege Denizi’ne kadar olan bölgede sayısız şehirleri ele geçirdiler.
Sultan Kılıç Arslan saltanatının sonlarına doğru ülkesini eski Türk geleneklerine uyarak 11 oğlu arasında paylaştırdı. Ancak oğulları arasında şiddetli mücadeleler başladı. Bu sırada III. Haçlı Seferi başlamış ve Frederick Barbarossa büyük bir ordu ile Anadolu’ya girmiştir. Ancak Silifke Çayı’nda Alman İmparatoru’nun ölümü, Anadolu Türklüğü’nü yeni bir felaketten kurtarmış oldu. Ülke taht kavgası içindeyken Kılıç Arslan öldü (1192).

I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1192-1211)
Babasının yerine tahta çıkan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, kardeşi Süleymanşah’ın baskısı üzerine Bizans’a giderek yardım almayı amaçlıyordu. Ancak istediği yardımı alamadı. Bu sırada IV. Haçlı Seferi sonunda Latinler İstanbul’u ele geçirmişlerdi. I. Gıyaseddin Keyhüsrev de böylece Anadolu’ya geri geldi. Aynı tarihlerde kardeşinin de ölümü üzerine Selçuklu emirleri tahta davet ettiler. Saltanatı zamanında Pontus (Trabzon) Rum Devleti İmparatoru III. Aleksios’u yendi, 1207 yılında Antalya’yı aldı. Ermeni Kralı II. Leon’u yendi. Eyyubiler’in Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yayılmalarını önledi. İznik Rum İmparatoru Laskaris’le yaptığı Alaşehir Savaşı’nda şehit düştü (1211).

I. İzzeddin Keykavus (1211-1220)
Devletin başkentini Sivas yapan İzzeddin Keykavus, Anadolu’daki Selçuklu hakimiyetini pekiştirmiştir. Devrin en önemli olayları 1214 senesinde Sinop’un, 1216’da ise Antalya’nın fethidir. Hükümdar ülkesini dünyaya ve denizlere açan limanlara kavuşturmuş, ticaretin gelişmesini sağlamıştır.


I. Alaaddin Keykubad (1220-1237)
Kardeşinin ölümü üzerine tahta çıkan Alaaddin Keykubad, Anadolu Selçuklu Sultanları’nın en büyüklerinden birisidir. Anadolu’da Türk birliğini büyük ölçüde gerçekleştiren Sultan Alaaddin Keykubad Antalya yakınlarındaki Kolonoros Kalesi’ni alarak burasına kendi adını verdi (Alaiye, daha sonra Alanya). Kırım’daki önemli bir ticaret merkezi olan Suğdak üzerine, Sinop’taki tersanelerde yaptırılan gemilerle bir donanma gönderen Sultan Alaaddin Keykubad, burayı ele geçirdi. Kıpçak ülkesi Sultan’ın egemenliğini tanıdı (1226). Ermeni Kralı vergiye bağlandı. Cengiz Han ordularının önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harzemşah Celaleddin’in Anadolu’yu ele geçirme amacı karşısında onunla savaşa tutuştu, 1230 tarihinde Yassıçemen Savaşı’nda yendi. Kaçan Harzemşah Celaleddin Van civarında öldürüldü. Doğu sınırlarını emniyet altına almak için, kaleleri tamir ettirdi. Asker ve mühimmat bakımından takviye etti. Doğuda büyük bir müdafaa zinciri oluşturdu. Ayrıca Moğol Hakanı Ögeday’a elçi göndererek antlaşma yaptı. Böylece Moğollar’ın saldırılarından Anadolu’yu korumuş oldu. 1237 yılında zehirlenerek öldü.

II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246)
II. Gıyaseddin yetersiz bir hükümdardı. Başlangıçta komutanlarından Saadeddin Köpek’in tesirinde kalarak birçok hatalar yaptı. Bunlardan biri Harzem Beyleri’nden ve Selçuklu hizmetine girmiş olan Kayır Han’ın öldürülmesidir. Bu olay Harzem birliklerinin isyanına sebep olduğu gibi devleti uzun zaman uğraştırdı. Daha sonra Saadeddin Köpek’i öldürttüyse de arkadan patlayan Baba İshak İsyanı (1239) devleti çok sarstı. Anadolu’daki olayları dikkatli bir şekilde takip eden Moğollar’ın Azerbaycan Valisi Baycu Noyan, Anadolu’ya girerek Selçuklu ordusunu Temmuz 1243’de Kösedağ denilen yerde ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaş Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasına sebep oldu.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin Yıkılması
II. Keyhüsrev’den sonra başa geçen hükümdarlar beylerin, komutanların elinde birer oyuncaktan farksızdı. 1256 yılında Anadolu’da büyük katliamlar yapan Moğollar’la Vezir Muinüddin Süleyman Pervane anlaşarak devleti Kızılırmak sınır olmak üzere ikiye ayırdı. 1261 yılında Moğol zulmüne karşı Karamanoğulları ayaklandılar. 1276 tarihinde Hatiroğulları yine Moğollar’a karşı ayaklandı ancak başarılı olamadı. Bu hareketi destekleyen Türk Mısır Memluk Sultanı Baybars Kayseri’ye kadar geldiyse de Anadolu’dan istediği yardımı göremedi. 1277 yılında Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklu şehzadesi Alaaddin Siyavuş’u Konya’da tahta çıkarmak üzere hareket ettiyse de başaramadı. Bu olay tarihlerde “Cimri Olayı” olarak bilinmektedir. XIII. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu’da Türkmen Beylikleri birer birer bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar. Moğolların egemenliği altında III. Alaeddin Keykubad'la taht değiştirip duran II. Mesud’un 1308’de ölmesiyle Anadolu Selçuklu Devleti tamamen yıkıldı. 

26 Mart 2020

Kurtuluş Savaşı

I. ve II. İnönü Savaşları

 
 
    I. İnönü Savaşı: 
6 Ocak 1921 tarihinde iki taraftan saldırıya geçen Yunan ordularıyla İnönü mevzilerinde savunmada olan Türk kuvvetleri arasında yapılan savaştır. 6 Ocak 1921 tarihine kadar Uşak ve Bursa bölgelerinde hazırlıklarını tamamlayan Yunan kuvvetleri, batı cephesindeki Türk birliklerinin Çerkez Ethem isyanını bastırmak için onun kuvvetleriyle çatışmasından da faydalanarak Eskişehir istikametinde taarruza geçmeye başladılar. 9 Ocak 1921’e kadar örtme ve emniyet kuvvetleri harekâtı şeklinde geçen çatışmaların ardından, İnönü mevzilerindeki muharebeler 10 Ocak 1921’de başladı ve bir gün sonra, Yunan kuvvetlerinin savaştan önceki hatlarına çekilmeleriyle son bulmuştur.
     15 Mayıs 1919'da İzmir'i işgal eden Yunan kuvvetleri, ileri harekâta devam ederek Milne Hattı olarak da ifade edilen Ayvalık, Soma, Akhisar, Aydın sınırlarına kadar ulaştılar. 22 Haziran 1920'de iki koldan tekrar ileri harekâta geçen Yunan kuvvetleri, Kuzey Grubunun da desteğiyle Balıkesir ve Bursa’yı da işgal etti. Afyon yönünde ilerlemeye devam eden Yunan ordusunun Güney Grubu ise, 29 Ağustos 1920'da Uşak’ı işgal etti. Yaşanan tüm bu gelişmelerin ardından Yunanistan’da yapılan seçimlerle kurulan hükümet, İtilaf Devletleri’nin güvenini kazanmak için Anadolu’da kalıcı bir askeri başarı elde etmenin gerekli olduğunu düşünmeye başladı. Yunanistan kralı Konstantin de Yunan meclisinin açılışında yaptığı konuşmayla, savaşa devam edeceklerini açık bir şekilde dile getirmişti. Yunan Hükümeti, savaş için zorlanıyordu. Batı Anadolu’daki Türk kuvvetlerinin, 1920 yılı sonlarına gelindiğinde, Çerkez Ethem’in başlattığı ayaklanmalar ile uğraşıyor durumda olması, Yunan Hükümetine ve Yunan kuvvetlerine bu siyasi zorlama için uygun bir askeri ortam sağlamaktaydı. Gerçekten de Türk kuvvetlerinin önemli bir bölümü Çerkez Ethem’in kuvvetleri ile mücadele etmekteyken cephe hattında büyük ölçüde örtme kuvvetleri bulunmaktaydı.
     İngilizlerin işgali altındaki İstanbul’da bulunan Yunan Askeri Heyeti, Batı Anadolu’da gözle görülür bir askeri hareketlilik olduğunu, Yunan Genelkurmayı’na rapor etmekteydi. Bu yüzden, Yunan kuvvetlerinin bir an önce Türk kuvvetleri üzerine harekete geçmesi gerekli görülmeye başlandı. Böylece I. İnönü Savaşı başlamış oldu. Türk kuvveleri, I. İnönü Savaşı boyunca sürekli geri çekilmiş de olsa, Yunan ordularının Eskişehir yönündeki ilerlemelerini durdurmuş oldukları için I. İnönü Savaşı’na kesin bir zafer olarak bakılmaktadır. Yunan tarafı ise, yapılan harekâtın zaten belirli hedefleri olduğu ve belirlenen hedeflere ulaşıldığı gerekçesiyle savaşın kaybedildiği fikrini reddetmekteydiler.
     I. İnönü Savaşı’nı Türk kuvvetlerinin zaferi olarak nitelendiren çevrelerde ileri sürülen görüşlerin temelinde, Türk tarafının belirli bir miktar malzeme kaybetmesine ve bölgedeki demiryollarının kendileri tarafından yok edilmiş olmasına karşın, hiçbir toprak parçası kaybedilmediği fikri vardır. Yunan kuvvetlerinin I. İnönü Savaşı’nda geri çekilmesinin ise, gerek Türk, gerek dünya ve gerekse de Yunan kamuoyunda, Yunan kuvvetlerinin zaferi olarak algılanmadığı bilinmektedir. Bu algı ise, I. İnönü Savaşı sonrasında, kazanan tarafın, kaybeden tarafa iradesini kabul ettirdiği bir antlaşma bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Zafer olarak nitelendirilen Birinci İnönü Savaşı sonrasında Ankara’da geniş çaplı kutlamalar yapılmıştır.

     I. İnönü Savaşı’nın Sonuçları:

  • TBMM tarafından kurulmuş olunan düzenli ordunun Batı Cephesi'ndeki ilk başarısı I. İnönü Savaşı olmuştur.
  • Türk Hükümetinin Anadolu’daki otoritesi artmıştır. Hükümet, I. İnönü Savaşı’yla güven kazanmıştır. Bunun sonucunda vergi ve askere alma işlemleri belirli bir düzen içinde uygulanabilmiştir.
  • İsmet Paşa, TBMM tarafından, albaylıktan tuğgeneralliğe yükseltilmiştir.
  • Birinci İnönü Zaferi, yeni Türk devletinin uluslararası kamuoyundaki itibarını da arttırmıştır. Bunun bir sonucu olarak Sovyet Rusya ile Moskova Antlaşması imzalanmıştır.
  • İtilaf Devletleri I. İnönü Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan yeni durumu görüşmek üzere Londra Konferansı'nı düzenlemişler ve TBMM'yi de bu konferansa davet etmişlerdir.
  • Afganistan ile bir dostluk antlaşması imzalanmıştır. Bu dostluk antlaşması, TBMM'nin Müslüman bir ülke ile yaptığı ilk antlaşma olması bakımından önemlidir.
  • Birinci İnönü Savaşı’nın ardından yeni Türk devletinin ilk anayasası olan Teşkilat-ı Esasiye kabul edilmiştir.
     
     II. İnönü Savaşı: 23 Mart 1921'de Yunan hücumuyla başlayan, milli mücadeledeki en kritik savaşlardan biridir. TBMM Hükümetinin geleceği, milli mücadele ruhunun tazelenmesi, İtilaf Devletleri'nin tutumu, vs. birçok açıdan çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. II. İnönü Savaşı aslında Yunanlıların hırsının ve aceleyle durumu lehlerine çevirme arzularının bir sonucudur. Öncesinde yapılan I. İnönü Savaşı'nda istedikleri sonucu alamayan Yunanlılar, anlaşma şartlarının görüşüleceği Londra Konferansı toplanmadan önce eski itibarlarını kazanmak ve Anadolu'da askeri açıdan yeniden güçlü duruma geçmek için 23 Mart 1921'de Afyon ve Eskişehir olmak üzere iki cepheden birden saldırıya geçtiler. Böylece II.İnönü Savaşı başlamış oldu. Resmi kayıtlara göre Yunanlılar 40.000 civarı tüfek, 400'e yakın makineli tüfek, 114 top ve 1200 süvari ile hücuma geçmiştir. Buna karşılık Türk ordusu, II. İnönü Savaşı'nda 24.000 tüfek, 200 civarı makineli tüfek, 4900 süvari ve 150 civarı topla savunmasını yapmıştır.
 

     II. İnönü Savaşı'nın nedenleri:
  • I. İnönü Savaşında istediklerini elde edemeyen Yunanlıların II. İnönü Savaşında zorbalıkla Türk Hükümetine Sevr Antlaşması'nı kabul ettirmek istemeleri
  • Ciddi boyutta güç toplamaya başlayan düzenli Türk ordusunu daha fazla büyümeden yok etmek istemeleri
  • Yunanlıların Avrupa'nın gözünde yeniden itibar sağlamak istemeleri
  • İç Batı Anadolu bölgesini ele geçirerek Yunanlıların cepheleri arasında kesintisiz bir bağlantı ve ulaşım ağı oluşturmak istemeleri
     
     II. İnönü Savaşı'nda Türk ordusunun karargahı Eskişehir'deydi ve ordunun başında Tuğgeneral (Mirliva) İsmet Paşa görevlendirilmişti. Savaşın Eskişehir cephesinde Türk ordusu başarılı olmuş ve Yunanlılar istedikleri sonucu alamamışlardı. Eskişehir'de geri çekilmek zorunda kalan Yunanlılar buna rağmen Afyon cephesinde ilk dört gün epey başarılı olmuşlar ve Ankara Hükümeti için tehlikeli olacak boyutta bölgeler ele geçirmişlerdi. Fakat Afyon cephesindeki Yunan birlikleri de Eskişehir'deki yenilginin haberini alınca tekrar Afyon'un batısına çekilmek zorunda kalmışlar, böylece II. İnönü Savaşı Türk ordusunun başarılı savunmasıyla sonuçlanmıştır. Eskişehir hattında Türk ordusunun başarılı olmasında etkili olan kişi, sonradan bölgeye gelip yetkiyi devralan, Milli Savunma Bakanı Fevzi Paşa olmuştur. Nüfusu ve içinde bulunduğu şartlardan dolayı kendisinden beklenmeyecek bir hücum emri vererek Yunanlıları gafil avlamış, Türk ordusunun süvari çokluğunu avantaja çevirerek Yunanlıların II. İnönü Savaşı'nı ağır kayıplarla kaybetmelerini sağlamıştır. II. İnönü Savaşı'nın Türkiye, Yunanistan, hatta tüm dünyada etkili olacak dönüm noktaları olmuştur.
 

  • O güne kadar Yunanistan'ın arkasında olan İngiltere tutumunu değiştirmeye başlamış, hemen akabinde İtilaf Devletleri savaşta tarafsız olduklarına dair bir bildiri yayınlamışlardır.
  • Fransa, TBMM hükümetini fiilen tanımıştır ve temsilcileriyle görüşmeye başlamıştır.
  • Yunanistan Kocaeli'den de çekilmek zorunda kalmıştır.
  • Kurulması birçok tartışmaya sebep olan düzenli ordu başarısını ve kalitesini kanıtlamış, ülkede bir ordu ve devlet disiplini oluşmuştur.
  • Halkın TBMM Hükümeti ve ordusuna olan güveni artmış, milli mücadele ruhu pekişmiştir.
  • İtalya Anadolu'dan kademeli olarak çekilmeye başlamıştır.
  • İlk defa batılı olmayan bir millet, sömürgeci Avrupa güçlerine karşı mücadelesinde başarılı olarak, diğer sömürge milletlerine de mücadelelerinde ilham kaynağı olmaya başlamıştır.

     Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi 

     23 Ağustos – 12 Eylül 1921 tarihlerinde yapılan, Türk milleti için ölüm kalım savaşı olan Sakarya Meydan Muharebesi; Kurtuluş Savaşı içinde kader tayin edici olmuştur. Bu savaştan önce Yunanlıların başlıca hedefi; Ankara yönünde ilerleyerek, Türk Ordusunu yok etmek ve Kurtuluş Savaşı’nın sembolü ve direniş merkezi haline gelen Ankara’yı ele geçirmekti. Böylece Türk azim ve direnme gücü yok edilmiş olacaktı. Mustafa Kemal Paşa’nın emir ve komutasında, Türk ulusunun kanıyla yapılan ve dünya harp tarihine en uzun meydan muharebesi; Türk Kurtuluş Savaş’ı tarihine de subay muharebesi diye geçen Sakarya Destanı 21 gün 21 gece devam etmiş ve 13 Eylül günü Yunanlıların Sakarya Nehri’nin doğusunu tamamen terk etmesiyle son bulmuştur.
     Başkomutan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi sırasında ülke savunmasını şu şekilde ifade etmiştir. ''Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça bırakılamaz. Onun için küçük, büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir; fakat, küçük büyük her birlik durabildiği noktadan yeniden düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, ona uymaz; bulunduğu mevzide sonuna kadar durmaya ve direnmeye mecburdur.''
     Taarruz inisiyatifinin Türk Ordusu’na geçmesini sağlayan Sakarya Zaferi, TBMM hükümetine siyasi başarı kapılarını aralamış Türk milletinin özgürlüğünü ve vatanını kurtaracağı inancını da kuvvetlendirmiştir. Sakarya Savaşı sonunda; Türk Ordusu’nun 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatmasındaki yenilgisinden beri süregelen çekilmesi sona ermiştir. Bu savaş, Türk ordusu’nun son savunma savaşıdır. Düşman 10 Eylül’de karşı taarruzla Afyon-Kütahya hattına kadar atılmıştır.
Savaş Türk ordusunun üstün zaferiyle sonuçlanmıştır.

     Savaşın Sonuçları:
- Ulusal Kurtuluş Savaşının son savunma savaşıdır.
- Düşmanın saldırı gücü tükenmiş, Türk topraklarını ele geçirme istek ve umudu yok olmuş,
savunmaya geçmişlerdir.
- Subaylar savaşı denilen bu savaşa Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak,
Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü Paşa da katılmıştır.
- Mustafa Kemal’e mareşallik rütbesi ve Gazi ünvanı (19 Eylül 1921) verilmiştir.
- Sovyetler Birliği ile Kars, Fransızlarla Ankara Antlaşmaları imzalanmıştır.
- TBMM Anadolu’da kesin egemenlik sağlamıştır.
- TBMM’nin yaşama ve varolma mücadelesindeki en büyük başarısıdır.
 
     Büyük Taarruz: Kurtuluş Savaşı sırasında Yunan ordularına karşı başlatılan, 26 Ağustos 1922 ile 18 Eylül 1922 tarihleri arasında süren bir bağımsızlık hareketidir. Atatürk tarafından yurt çapında organize edilip, düzenli bir ordu haline getirilen güçler, İşgalci diğer ülkelere karşı etkili bir mücadele sergilemiş ve bu güçler bir şekilde ülkeyi terk etmişlerdir. Fakat işgal ettiği topraklarda bağımsız Rum devleti kurma hayali güden Yunanlılar terk etmemekte ısrar etmiş ve İzmir'i kuracakları devletin başkenti olarak ilan etmişlerdir. Bunun üzerine, Atatürk büyük bir risk alarak orduya Yunanlıların üzerine hareket emri verdi. Eğer Türk ordusu kaybederse Sevr Antlaşması hükümleri gereği Yunanlılar topraklarımıza ebediyen sahip olacaklardı. 
     Yunanlıları Sakarya Savaşı'nda geri kaçırmayı başaran ordunun takip edecek gücü kalmamıştı. 5700'ü şehit olmak üzere yaklaşık 40000 kişi zayiat verilmişti. Bunun üzerine halktan son bir özveri istendi. Son bir atımlık güçleri kalmıştı. Türk halkı bütün varını ortaya koydu. 200 bin Yunan askerine karşı toplam 185 kişilik bir ordu toplandı. Geriye kalan subaylarca hızlı bir eğitimin ardından, hızla Yunanın peşine düşüldü. 26 Ağustos 1922 akşamı Mustafa Kemal yanında Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü paşalarla beraber, Afyon Kocatepe'deki yerini aldı ve sabah ezan sesiyle taarruz emrini verdi. 30 Ağustos 1922 tarihine kadar 4 gün süren çetin bir savaş yapıldı. Bu safhaya " Başkomutanlık Meydan Muharebesi" adı verildi. Savaşın sonunda Türk ordusu büyük bir zafer kazandı. Mustafa Kemal ve fikir arkadaşları; ordunun İzmir'e doğru kaçan Yunan asker kalıntılarının peşine düşerek tamamen ortadan kaldırılması gerektiği kararı aldılar. Mustafa Kemal'in tarihi sözü olan; "Ordular İlk Hedefiniz Akdenizdir İleri" emriyle ordu Yunan askerinin peşine düştü. 1 Eylül 1922 tarihinde başlayan büyük takip, 18 Eylül 1922 tarihinde Yunan askerinin Balıkesir - Erdek  limanından ülkeyi tamamen terk etmesi ile son buldu. Türk ordusu İzmir valiliği binasına tekrar Türk Bayrağını çekti.
     Bu zafer Türk ordusunun isimsiz kahramanları tarafından 15 gün gibi bir zamanda 450 kilometre yolu yaya yürüyerek kazanılmış bir zaferdir. Atatürk'ün büyük zafer için dediği gibi; Unutulmamalıdır ki genç Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri burada atıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada uçan şehit ruhları devletimiz ve cumhuriyetimizin ebedi muhafızlarıdırRuhları Şad Olsun... 

I.Dünya Savaşı

     Avusturya Büyük Sırbistan'ı kurmak isteyenlere gücünü göstermek üzere 1914 yılı Haziran ayında Bosna da bir manevra yapmaya karar vermiştir. Buna katılmak üzere veliaht Ferdinand da Saray Bosna'ya gelmiştir. Ancak veliaht 28 haziran 1914 günü bir Sırplı tarafından öldürülür. Bu I.Dünya savaşına yol açan olayın başlangıcı olur. Avusturya bu olaya Sırbistan'a savaş açarak karşılık verir. Bunun üzerine Almanya, Avusturya-Macaristan'ın, Rusya da Sırbistan'ın yanında yer alır. Böylece savaş kısa bir zaman içinde bütün Avrupa'yı etkilemiştir. Sonuçta, Yavuz (Goesa) ve Midilli (Breslav) gemileri Amiral Sovchen komutasında 28-29 Ekim 1914 gecesi Rusya'nın Odessa ve Sivastopol Limanlarını topa tutması fiilen Osmanlı Devletini savaşa sokmuş oldu. Bu olay üzerine önce Rusya ardından İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti'ne savaş açtılar. Böylece savaşa resmen katılan Osmanlı Devleti I.Dünya savaşında birçok cephede savaşmıştır.
     Uzlaşma Devletleri Çanakkale'ye denizden saldırıya girişecekleri sırada Osmanlı Devleti'nin durumu onlar açısından böyle bir saldırı için elverişli görüntüdeydi. Osmanlıların Sarıkamış üzerine yaptıkları büyük saldırı bozgunla sonuçlanmıştı. Mısır'ı İngilizlerden kurtarmak amacıyla giriştikleri kanal harekatları umulanları getirmemişti. Bu arada Balkan Devletlerinden Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan'la Dünya Savaşı'nın başlamasından beri bir antlaşmaya varılması için sürüp gelen siyasal görüşmelerden de olumlu bir sonuç alamamıştı. Bulgarların çekingen davranışı Almanya ile Osmanlı arasında doğrudan bir bağlantının kurulmasını engellediğinden Osmanlı ordusunun yoksun bulunduğu Modern savaş gereçleri ile donatılmaması da gecikmekteydi. Bu durum uzlaşma Devletleri'nin Osmanlılara karşı bir saldırıya geçmelerine elverişli gibi görünmekteydi. Fakat aralarında bu maksatla hazırlanmış bir harekat alanları yoktu. Savaş sonucunun batı cephesinde ve kısa bir zamanda alınacağına inanılmaktaydılar. Üstelik İngiltere'nin büyük bir kara ordusu kurmak için giriştiği hazırlıklar da tamamlanmıştı. Çanakkale'ye saldırı için ilgililer arasında kesin bir antlaşmaya daha varılamamıştı.
     1914 Senesi 

     Almanya’nın savaş stratejisi, Schlieffen Planı’na dayanmaktadır. Bu plana göre; seferberliğini 2 haftada tamamlayabilecek olan Fransa 39 günde savaş dışı bırakılacak ve müteakiben doğu cephesine dönülerek seferberliğini geniş coğrafyası içerisinde en az altı haftada ve güçlükle tamamlayacağı değerlendirilen Rusya'ya taarruz edilecekti. Batı Cephesi savaşları 4 Ağustos 1914 tarihinde Alman ordularının Belçika’ya saldırmasıyla başlamıştır. Ancak Belçika ordusu hiç umulmadık bir direnme gösterdi. Alman birlikleri Liege kentini, planlandığı gibi 24 saat sonunda değil, 13 günlük çatışmanın ardından ele geçirip Fransa içlerine ilerlemek zorunda kaldılar. Fransa topraklarında ilerleyen Alman orduları, Paris’e 70 km. kala, Marne nehri geçişlerinde sert bir Fransız direnişiyle karşılaştılar. 6-12 Eylül tarihlerindeki, I.Dünya Savaşı’nın en kanlı savaşlarından olan Marne Savaşı ardından Batı Cephesi’nde hatlar kilitlenmiştir. İki taraf da siperlere yerleştiler ve defalarca yenilenen karşılıklı taarruzlardan bir sonuç elde edemediler.
     1915 Senesi 

     Siperden sipere karşılıklı taarruzlar 1915 yılı boyunca da yenilenmiştir. Her iki taraf açısından da ağır kayıplara karşın cephe hattında sonuç alıcı bir değişme olmamıştır. 1915 yılı Batı Cephesi savaşlarının önemli bir yanı da ilk kez zehirli gaz kullanılmış olmasıdır.
     1916 Senesi 

     Rusya’nın askeri gücünün artık zayıflamış olduğunu düşünen Alman Genel Kurmay Başkanı Erich von Falkenhayn, önemli ölçüde takviye ettiği kuvvetlerle Verdun21 Şubat 1916 tarihinde başlayan Verdun Savaşı üzerinden genel bir taarruz başlattı. 24 km'lik dar bir cephe hattından yoğun bombardımanla başlatılmıştır. Başlangıçta Fransız birliklerinde dağılma belirtileri ortaya çıkmışsa da Mareşal Petain yeni yollar açtırarak cepheyi sürekli olarak cephane yönünden desteklemiştir. Fransız topçu bataryalarının sürekli ve etkili ateşi, Alman ilerlemesini güçleştirmiş, sonunda ise durdurulmasında önemli unsur olmuştur. I.Dünya Savaşı'nın en kanlı savaşlarından olan Verdun Savaşı'nda, taraflar toplam 650 binin üzerinde kayıp yaşamıştır. Haziran ayı sonuna kadar Alman birlikleri yine de düzenli ama ağır da olsa ilerleme kaydetmişlerdi. Ancak Fransız ve İngiliz Yurtdışı Sefer kuvvetinin Somme ırmağı kıyılarında başlattıkları karşı taarruz, Alman ilerlemesini durdurmuştur. 4 ay süren Somme Savaşı’nda Alman birlikleri eski mevzilerine çekilmek zorunda kalmışlardır. Ağır kayıplarla sonuçlanan Somme Savaşları da Alman kuvvetlerini Fransız topraklarından çıkartmakta beklenen başarıya ulaşmamıştır.
     1917 Senesi 

     1916 yılında yaşanan başarısızlıklar üzerine R.G. Nivelle Fransız Orduları Başkomutanlığına atandı. Nivelle, Fransız ordularının baş rolü oynayacağı bir genel karşı saldırıyla Almanları Fransa topraklarından çıkartmayı öngören bir savaş planı önermiştir. İngiliz birliklerince cephenin kanatlarından yapılacak tespit taarruzlarının hemen ardından Fransız birliklerinin cephenin merkez bölümünde başlatacakları bir karşı taarruz planıdır bu. Plan konusunda İngiliz hükümetiyle mutabakat ancak nisan ayı sonlarında sağlanabildi. Bu arada Almanlar ise merkez bölgeyi takviye ettiler ve bir miktar geri çekilerek boşalttıkları bölgeyi mayınladılar. Neticede Fransız saldırısı ağır kayıplara karşın başarısız olmuştur. Temmuz ayında İngiliz birliklerinin başlattıkları saldırılar, cephe hattında kayda değer bir değişme yaratmadığı gibi 250 bin kayba yol açmıştır. Orduda, yer yer ayaklanmalara kadar varan huzursuzlukları bastıran General Petain’in yürüttüğü taarruzlar ise bazı stratejik noktaların ele geçirilmesiyle sonuçlanmıştır.
     1918 Senesi 

     İtilaf Devletleri açısından Batı Cephesi’nde 1918 yılının ilk aylarındaki temel sorun, Alman kuvvetlerinin Doğu Cephesi’nden aktardıkları kuvvetler karşısında, Amerikan birlikleri kıtaya ulaşıncaya kadar direnebilmektir. Alman saldırısı 21 Mart 1918 tarihinde başlatılmıştır. Kısmı başarılar sağlayan Alman taarruzları, Temmuz ayı ortalarında Fransız birliklerinin hafif tankların desteğinde giriştikleri karşı saldırılarla durmuş, hemen ardından da düzensiz bir geri çekilmeye dönüşmüştür. Eylül ayında Amerikan birliklerinin de katıldığı bir harekat planlanmıştır. Bu plana göre İtilaf Orduları dört kol üzerinden saldırıya geçerek Alman cephesinin geri bağlantısını keseceklerdir. Çeşitli nedenlerle bu amaca ulaşılmamış olmasına karşın harekat Alman Genel Kurmayı üzerinde savaşın geleceği ile ilgili genel bir umutsuzluk yaratmıştır. 3 Ekim 1918 tarihinde ABD ile gizli ateşkes görüşmelerine başlanmıştır.
     Şavaşın sonu 

     İtilaf Devletleri'yle İttifak Devletleri arasında yapılan mütarekelerle çatışmalar resmi olarak sonlandırılmıştır. Bu mütarekeler, Bulgaristan ile 29 Eylül 1918 tarihinde Selanik Antlaşması, Osmanlı Devleti ile 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Antlaşması, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile 3 Kasım 1918 tarihinde Villa Giusti Antlaşması ve Almanya ile 11 Kasım 1918 günü Rethondes Antlaşması'dır. Savaş sonrasında Avrupa'da sınırların belirlenmesi için 18 Ocak 1919 tarihinde Paris Barış Konferansı toplanmış ve Almanya ile 28 Haziran 1919 tarihinde Versay Antlaşması, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile 10 Eylül 1919 tarihinde St. Germain Antlaşması, Bulgaristan ile 27 Kasım 1919 tarihinde Neuilly Antlaşması ve Osmanlı Devleti ile 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması ve Macaristan ile 4 Haziran 1919 tarihinde Trianon Antlaşması imzalanmıştır.

Çanakkale Savaşı

Çanakkale Savaşları, Türk milletinin bağımsızlığını ve topraklarını korumak için savaştığı, I. Dünya Savaşının sonucunu etkileyen, dünya tarihinde de önemli bir yere sahip olan savaşlardır. I. Dünya Savaşı devam ederken, Çanakkale boğazının askeri ve ticari önemi ile boğazı geçip İstanbul'u ele geçirme arzusu bulunan İtilaf devletlerinin harekete geçmesiyle başlayan savaş, şanlı tarihimize kahramanlıkların yaşandığı bir destan olarak geçmiştir.

     Seddülbahir Cephesi (25 Nisan - 9 Ocak 1916)
İtilaf Kuvvetleri, taktik açısından bir kilit nokta oluşturan Gelibolu Yarımadasının güneyinde bulunan Alçıtepe'yi ele geçirmek amacı ile Seddülbahir bölgesinde 5 ayrı sahil kesimini çıkarma noktaları olarak belirlemiştir. Ertuğrul ve Tekke Koyları çıkarma harekatının ağırlık merkezi olarak seçilmiştir. Tekke ve Ertuğrul Koylarının sağ ve sol yanında bulunan bölgelerde yer alan Morto, Pınariçi ve İkiz Koylarına çıkarılacak olan kuvvetler ise esas taarruzu yapacak kuvvetin yan emniyetlerini sağlayacaklardır. Seddülbahir'i savunan 26. Alayın 3. Taburu, 25 Nisan 1915 günü kendisinden neredeyse 9 kat daha fazla sayısal üstünlüğe sahip İngiliz-Fransız kuvvetlerini durdurmayı başarmış ve onları ilk hedefleri olan Alçıtepe'ye ulaşmalarından alı koymuştur.
     Seddülbahir bölgesindeki çarpışmalar kanlı ve karşılıklı olarak 13 Temmuz 1915 tarihine kadar sürmüştür. Geçen sürede Birinci, İkinci ve Üçüncü Kirte; Birinci ve İkinci Kerevizdere ve Zığındere Muharebeleri sonrasında bölgedeki çarpışmalar mevzi muharebesi haline dönmüştür. Bütün şiddetiyle devam eden muharebelerde İngilizler yarımadanın güneyinde sadece 5,5 km'lik bir cephe hattını işgal edebilmişlerdir; derinlikte ise İlyasbaba Burnu'ndan ön cephe hattına kadar yaklaşık olarak 6 km ilerleyebilmişlerdir. 24 saat içinde ele geçirmeyi planladıkları Alçıtepe'ye 25 Nisan 1915 sabahı itibariyle 8,5 ay süren kanlı savaşlara rağmen hiçbir zaman ulaşamamışlardır.
     Arıburnu Cephesi (25 Nisan 1915 - 6 Ağustos 1915)
25 Nisan 1915'te gün ağarmadan Avustralya ve Yeni Zelandalılardan oluşan Anzak birlikleri ile Büyük ve Küçük Arıburnu bölgelerinde başlamıştır Çıkarma Harekatı'nda Anzak birliklerini karşılayan 27. Alay'ın 2'nci Taburunun 82'nci bölüğünden bir takımdır. Bir avuç Türk askerinden oluşan bu takım Anzak kuvvetlerinin düzenini bozmuş ve planlanan hedeflerine ulaşmalarını geciktirmiştir. Fakat 27. Alay'ın sağ tarafında bulunan ve Conkbayırı-Kocaçimen Tepesi'nin oluşturduğu hakim arazi tehlikeli bir biçimde boş kalmıştır. Böyle bir kritik anda 19'ncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, tehlikeyi sezerek Arıburnu bölgesine müdahale kararı almış ve Anzak birliklerini geri püskürtmüştür. 19 Mayıs 1915'te icra edilen ve sonuçsuz kalan Türk taarruzu sonrasında Arıburnu bölgesindeki muharebeler 6 Ağustos 1915'e kadar mevzi muharebesi olarak devam etmiştir.
     Anafartalar ve Conkbayırı Cepheleri (6 Ağustos - 20 Aralık 1915)
3,5 ay boyunca hedeflenen planlara ulaşamayan İtilaf kuvvetleri, taze kuvvetlerce Anafartalar sahillerine yeni bir çıkarma harekatı planlamışlardır. Amaçları ise, bölgenin en hakim kesimi olan Conkbayırı-Kocaçimen Tepesi bölgesini ele geçirerek Arıburnu bölgesindeki Türk kuvvetlerini kuzeyden kuşatmak ve sonrasında Anafartalar sahillerine çıkarılan kuvveti ile birlikte yeni Türk kuvvetlerinin geri bölgesine sarkmaktı. Böylece Çanakkale Boğazı'na kadar ilerleyerek Türk ordusunun Gelibolu Yarımadası üzerindeki direnişi kırılacaktı.
     6 Ağustos 1915'te İngiliz 9'ncu Kolordusu ilk olarak Bursa Jandarma Taburunun direnişiyle karşılaşmıştır. Kısa sürede İngilizlerin 27.000 kişilik kuvvetine karşılık bölgede bulunan 2 jandarma, toplam 4 Türk taburu ile karşılaşmışlardır. 7 Ağustos akşamına kadar sahilden içeriye ancak 800 km ilerleyebilmişlerdir. Durumun ciddiyeti üzerine Bolayır berzahında bulunan 7'nci ve 12'nci Tümenler de bölgeye sevk edilmiş böylece Anafartalar Grubu Komutanlığı kurulmuştur. Albay Mustafa Kemal Anafartalar Grubu Komutanlığına atanmıştır. 9 Ağustos sabahı Türk taarruzu başlamıştır aynı gün İngilizler de taarruza karar vermişlerse de Türk tarafı kendilerinden önce davranmıştır. Birinci Anafartalar Muharebesi adıyla anılan savaş 2 gün sürmüş ve İngilizlerin ilerleme planları başarısız olmuştur. İngilizler daha sonra 15 Ağustos'ta Anafartalar Grubu kuvvetlerini sağ yanlarından çevirmek ve Karakol Dağı bölgesi doğusundan ilerleyerek Anafartalar Ovası'na hakim yükseltileri ele geçirerek Türk kuvvetlerinin gerisine sarkmak istemişlerdir. Böylece İngilizler Kireçtepe üzerinden taarruza geçmişler fakat Kireçtepe'ye yönelttikleri taarruzdan da bir sonuç alamamışlardır.
     21 Ağustos 1915'te tekrar taarruza başlayan İngilizler İsmailoğlu Tepeler ve Yusufçuk Tepe hattı hedef olsa da asıl ilerlemeleri adı geçen tepeler hattının güneyinde ilerlemişlerdir. Bu kesimde Türk cephe hattının geri itmeyi başaran İngilizlerin ilerleyişi Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal'in 11'nci Süvari Alayını taarruza sevk etmesiyle durdurulmuştur. 22 Ağustos sabahı ilerlemeyi sürdürmek isteyen İngilizler İkinci Anafartalar Muharebesi olarak anılan bu muharebede ağır zararlar vermişlerdir ve mevzilerine geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Son olarak 27 Ağustos 1915'te Bombatepe'ye taarruz eden İngilizler tekrar hedeflerine ulaşamamışlar ve bölgedeki çarpışmalar İngilizlerin Anafartalar ve Arıburnu bölgelerini tahliye ettiği 20 Aralık 1915'e kadar mevzi muharebeleri şeklinde devam etmiştir.
     İtilaf Kuvvetlerinin Gelibolu'yu Tahliye Etmeleri (8 Aralık1915 - 9 Ocak 1916)
Artık ne kuvvet göndermeye ne de Çanakkale'yle uğraşmaya gücü kalmayan İtilaf Devletleri, kuvvetlerini gizliliğe ve sessizliğe dikkat ederek başarıyla geri çekmiştir. Modern ve güçlü silahlarla donanmış olarak Boğaz'a saldıran İtilaf Devletleri, manevi gücünü dikkate almadan küçümsedikleri Türk ordusu tarafından hem denizde hem de karada beklemedikleri bir şekilde yenilgi alarak geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

93 Harbi Osmanlı - Rusya

Osmanlı ve Rusya 1853 ile 1856 tarihleri arasında Kırım savaşını yapmışlardır. Bu savaşta Osmanlı batılı devletlerin desteğiyle galip gelmiş olsa da savaşı borçlanarak yatığı için sanayileşmeyi gerçekleştirememiş ve 1881 yılında II.Abdülhamit döneminde de borçlarını ödeyebilmek için Duyun-u Umumiye İdaresini kurmak zorunda kalmıştır. Sonuçta 10 yıl süreyle damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm gelirini iç ve dış borçlara ayırmak zorunda kalmıştır. Bu yıpranmışlığın sonunda Osmanlı toparlanamadan Rusya ile yeniden savaşmak durumunda kalmıştır.

 
  

     Osmanlı ile Rusya arasında yapılan ve Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiği için (1877-1878) 93 Harbi olarak bilinen bu savaş sonunda Rusya, doğuda Kafkas cephesinde, batıda balkan cephesinde Osmanlı'yı yenerek Ayastefanos antlaşmasını imzalamak zorunda bırakmıştır.  Kafkas cephesinde ilk zamanlar Gazi Muhtar Ahmet Paşa kısmi başarılar elde etmişse de bu başarı kalıcı olamamış daha sonra geri çekilmek zorunda kalmıştır. Neticede 1 yıl süren savaş sonrasında Ruslar batıda Yeşilköy’e kadar ilerlemişlerdir. Batılı devletler bu savaş boyunca tarafsız kalmışlarsa da Ayastefanos Anlaşması hükümlerinden rahatsız olmaları üzerine bu anlaşma uygulanamamış ve Berlin Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti çok fazla toprak kaybetmiş, Balkanlardan Anadolu’ya büyük göçler yaşanmıştır.
     Aslında her iki savaşın gerekçeleri de benzerdir. Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkların hakları bahane edilerek Osmanlı sıkıştırılmış, sürekli taviz vermeye zorlanmış, direnç gösterdiği zamanda işin sonu savaşmaya gitmiştir. Kırım Savaşı sonrasında ilan edilen Islahat Fermanı ile yapılan reformlar da dış güçleri tatmin etmemiştir. Özellikle Rusya’nın Çarlık dönemindeki genişleme hareketleri sonucunda Osmanlıya karşı düşmanca davrandığı aşikârdır. Osmanlı, Rusya ile 1. Dünya Savaşı’nda bir kez daha savaşmak durumunda kalmıştır. Belgeler, 93 Harbinden sonra Rusya’nın işgali altında bulundurduğu yerlerde tahkimat yaptığı ve savaş hazırlığı içinde olduğunu göstermektedir. Bu da doğal olarak Osmanlı'nın Rusya’nın yaklaşımını bildiğini ve tedbirli olmaya çalıştığını göstermektedir.
     Rusya’nın bu dönemde Osmanlı'nın güçsüzlüğünü de bilerek iç işlerine müdahale etmeye çalıştığını ve Karadeniz'de şimendifer hattı yapımının kendi sermayedarlarına verilmesi için muhtıra bile verdiği bilinmektedir. Osmanlı da bu durumuyla paralel olarak istemeye, istemeye muhtırayı almak zorunda kalmıştır. Devletler güçlü olmadıkları zamanlarda kendinden güçlü devletlerin çeşitli taviz taleplerine karşı koymakta zorlanmaktadır.  Bu güç yapısı ve dengesi sadece askeri olmayıp, ekonomik ve sosyal yapıyı da kapsamaktadır.

Sultan Mehmet Reşat

Mehmet Reşat, 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan I.Abdülmecit, annesi Gülcemal Kadın Efendi'dir. Çocukluğu, padişah olan babasının yanında geçti. Eğitim ve öğrenimine gereken önem gösterildi. Sultan Mehmet Reşat, amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir şehzadelik yapmasına rağmen ağabeyi Sultan II.Abdülhamit zamanında sarayda hapis hayatı yaşadı. Veliaht olduğu için devamlı kontrol altında tutuluyordu. Sultan Mehmet Reşat günlerini haremde geçirir, şiir ve kitap okurdu. Beşinci Mehmet, İttihat ve Terakki partisinin desteğiyle tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Sultan II.Abdülhamit'in padişahlığı sırasında devlet işleriyle yeterince ilgilenmemişti. Padişahlığı sırasında yönetim daha çok İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa'nın eline geçmişti.

TRABLUSGARP SAVAŞI
Sömürgecilik yarışında birliğini geç sağladığı için geri kalan İtalya, Kuzey Afrika'da Osmanlılara ait olan Trablusgarb'ı ele geçirmek istedi. Avrupalı devletlerin de desteğini alan İtalya, Osmanlı Devleti'ne bir ültimatom vererek, Trablusgarp'ın kendisine bırakılmasını istedi. İtalyanların bu isteği reddedilince 1911'de Trablusgarp ve Bingazi işgal edildi. Mustafa Kemal ve Enver Bey Trablusgarp'a geçerek Derne ve Tobruk'da önemli direniş hatları oluşturdular. İtalya Osmanlı devletini barışa zorlamak için Çanakkale'de Türk istihkamlarını denizden topa tuttular. Ayrıca On iki adaya asker çıkardılar. Balkan Savaşlarının başlaması üzerine İtalyanlarla barış imzalandı ve Trablusgarp Savaşı sona erdi. Yapılan Uşi Barış Antlaşması'na göre Trablusgarp ve Bingazi İtalya'ya verildi. On iki ada Yunanistan'ın işgal etmemesi için geri verilmek üzere İtalya'da kalıyordu.
BİRİNCİ BALKAN SAVAŞI
Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Osmanlı Devleti'ni Balkanlardan çıkarmak isteyen Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Trablusgarp savaşıyla uğraşan Osmanlı Devleti'ne savaş açtılar. Rusya'nın saldırmama garantisine güvenen Osmanlı İmparatorluğu ordularını terhis etmişti. Birinci Balkan Savaşı sırasında birçok cephede birden savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti ağır yenilgiler aldı. Bulgarlar Çatalca'ya kadar ilerlediler, Yunanlılar Selanik'i işgal etti. Bu olaylardan faydalanan Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti.
İKİNCİ BALKAN SAVAŞI
Osmanlı Devleti'nden aldıkları toprakların kendi aralarında paylaşırken anlaşmazlık içerisine girdiler. Sırbistan, Yunanistan ve Romanya Bulgaristan'a karşı savaşa başladı. Osmanlı Devleti bu fırsattan yararlanarak Bulgaristan'a savaş ilan etti. Osmanlı ordusu tarihi şehir Edirne'yi kurtardıktan sonra Meriç'e kadar ilerledi ancak, Avrupalı devletlerin müdahalesi ihtimaline karşı daha fazla ileri gitmedi. İkinci Balkan Savaşı sonunda yapılan İstanbul Antlaşması ile Edirne ve Kırklareli Türklere geri verildi. Kavala ve Dedeağaç ise Bulgaristan'da kaldı. İki devlet arasında Meriç nehri sınır oldu.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI
Avrupa'da yaşanan sanayi inkılabından sonra, fazla mal üreten ülkeler yeni sömürgeler ve pazarlar bulmak için aralarında yarışıyor ve kendi aralarında gruplaşıyorlardı. Osmanlı Devleti, 28 Haziran 1914 tarihinde başlayıp, 1918 yılına kadar devam eden ve bu süre içinde milyonlarca insanın ölmesine ve sakat kalmasına ekonomik olarak büyük hasara yol açan Birinci Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında katıldı. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'nda birçok cephede savaştı. Çanakkale Savaşı'nda tarihin en büyük direnişlerinden birini gerçekleştiren Türk milleti, tüm olumsuz şartlara rağmen, düşman donanmasının boğazlardan geçmesine izin vermedi. Osmanlı birlikleri, her cephede kahramanca mücadeleler vermesine rağmen, kazandığı yerel başarılar sonuca etki etmedi. Milletin başarıya ulaşması için dua etmekten başka bir iş görmeyen Mehmet Reşat, Osmanlı İmparatorluğu'nun bu feci şartları içinde, 1918 yılında kalp yetmezliğinden dolayı vefat etti.