Sultan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sultan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2021

Bizans İmparatorluğu (1204-1453)

 I. Theodoros
III. Aleksios'un damadı, Bizans İznik İmparatorluğu'nun kurucusudur. Konstantinopolis'te hüküm süren Latin İmparatorluğu başındaki Henri aleyhinde, Bulgar hanı Kaloyan ile müttefik olmuştur. 1211'de Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in istila hücumlarına karşı İznik'i başarı ile savunmuştur. Theodoros, Paflagonya'yı İznik İmparatorluğu idaresi altına almıştır. 1220'de iki Hristiyan devleti arasında barış sağlamak amacıyla Latin İmparatorluğu hükümdarı Pierre ile karısı Yolande'nin kızı Marie de Courtenay ile evlenmiştir. Saltanatının sonunda İznik İmparatorluğu eski Doğu Roma İmparatorluğu'nun Asya ve Bitinya eyaletlerinden oluşmaktaydı. (Ölüm 1221)

III. İoannis
I. Theodoros'un büyük kızı İrene Laskarina ile evlenmiş, 1212'de kayınbabasının varisi ilan edilmiştir. 1221 ile 1224 arasında I. Theodoros'un hayatta kalan erkek kardeşlerinin direnmeleri ile karşılaşmıştır. Rakipleri Latin İmparatorluğu ile müttefik olmuşlardır. Çıkan çatışmalarda galip gelen III. İoannis, 1225'te Latin İmparatorluğu'ndan bazı toprakları kendi ülkesine kazandırmıştır. Bu sırada Hadrianapolis'i de eline geçirmiştir; fakat sonradan bu şehri Epir Despotu Theodoros Komnenos'a kaybetmiştir. 1230'da Bulgar Hanı II. İvan Asen ile ittifak yapmıştır. 1246'da Selanik'i de imparatorluk içine almayı başarmıştır ve sonraki gayretlerini Epir aleyhine yöneltmiştir. İznik İmparatorluğu'nun Ege Denizi alanlarının kontrolü almasına yöneltmiş ve özellikle Rodos adasının idaresini almıştır. Ülkesi için dahili politikaları ile ekonominin nispeten refah içinde olmasını sağlamaya çalışmıştır. (Ölüm 1254)

II. Theodoros
II. Theodoros, Bulgar Kralı I. Mihail Asen'in hücumlarına karşı durmayı başarmış ve sonunda barış anlaşması imzalamıştır. Epir ülkesinin etrafını çevirmek için Makedonya'da Dıraç, Arnavutluk ve Servia bölgelerini ülkesine katmaya başlamıştır. Theodoros, ülke içişlerinde büyük nüfuzlu aristokratik aile mensuplarına yüz vermemiş, daha çok orta sınıftan gelen bürokratları tercih etmiştir. Bu tutum asiller sınıfının ileri gelenlerinden Mihail Paleologos'un başkaldırılarına sebep olmuştur. 1258'de bir sara nöbeti sırasında hayatını kaybetmiştir. Yerine 8 yaşındaki oğlu IV. İoannis, naib Georgios Mouzalon ile birlikte geçmiştir. Mihail Paleologos, Mouzalon'un bir suikastle öldürülmesini sağlamış ve taht ortaklığını ilan etmiştir. İznik İmparatorluk orduları Konstantinopolis'i alıp Latinleri oradan kovduktan sonra Mihail orayı başkent yapmış. 11 yaşına gelen İoannis'in gözlerini kör ettirip, keşiş olarak bir manastıra göndermiştir. 

VIII. Mihail
1256'da Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı II. İzzeddin Keykavus'un temsilcileri ile bir hükümet darbesi planlanlamaktan dolayı suçlanmış ve Konya'daki Keykavus sarayına gönderilmiştir. 1258'de geri çağrılan VIII. Mihail, Frank asıllı paralı askerler birliğinin komutanı olarak atanmıştır. Naibliği ele geçirdikten sonra, Konstantinopolis'in geri alınmasına kadar iki yıl ortak imparator olarak görev yapmıştır. 1259'da Achae Prensi II. William Villehardouin ile Epir Despotu II. Mihail Komnenos Dukas'ın ordusunu Pelagonia Savaşı'nda yenilgiye uğratmıştır. Bunun sonucu Mora yarımadasında bulunan Mistras, Monemvasia ve Maina kalelerini kontrolü altına almıştır. 1274 yılında İkinci Lyon Konsili'nde Doğu Ortodoks Hristiyan Mezhebi ile Batı Katolik Mezhebi kiliselerini birleştirmeye çalışmıştır. Düşmanı olan Napoli Kralı Charles d'Anjou aleyhine bir isyan olan ve Sicilya Vesperleri adı verilen bir isyanı gizlice körükleyip desteklemiş ve bu isyan sonucu Sicilya Krallığı'nın ikiye ayrılmasına sebep olmuştur. VIII. Mihail bundan sonra Aragon Kralı III. Peter'i Sicilya'yı istila etmesi için çok büyük bir miktarda rüşvet vererek Bizans hazinesini boşaltmak zorunda kalmıştır. 1282'de öldüğü zaman hem Hristiyan Ortodoks hem de Hristiyan Katolik kiliseleri tarafından aforoz edilmişti.

II. Andronikos
Babası VIII. Mihail hayattayken kendine zorla kabul ettirilen, hiç popüler olmayan Papa'nın Katolik Kilisesi ile Bizans Ortodoks Kilisenin birleştirme politikasını değiştirmiştir. Ortodoks Kilisesi içinde bu politikanın yarattığı ayrılıklar, sorunun halledilmesini 1310'a kadar uzatmıştır. Ülkenin çözülmesi gayet zor iktisadi sorunlar ve ortaya çıkan ekonomik kriz nedeniyle, devlet hazinesi eskiye nazaran yedi misli daha az gelir toplayabilmekteydi. Buna çare olarak alınan iktisadi tedbirler arasında Bizans donanmasının hemen hemen ortadan kaldırılması da ön görülmüştü. Bizans donanması bu darbeden hiç toplanamamış ve eski gücü hiç geri gelmemiştir. Bundan sonra Bizans İmparatorlugu deniz desteği için kendisine rakip olan Venedik Cumhuriyeti ve Cenova Cumhuriyeti deniz güçlerine bağlanmıştır. Bu dönemde yeni gelişmeye başlayan Osmanlı Devleti'nin Anadolu'da ilerlemesinden büyük hasar görmüş ve 1326'da Bursa şehrini ve Bitinya bölgesini bu yeni devlete yitirmiştir. 1303 ile 1317 arasında İmparator'un ikinci karısı olan Montferratlı İrini Selanik'te kendi sarayını ve idaresini kurmuştur. Yaklaşık 1305-1307 arasında Bulgar Kralı Teodor Svetoslav kuzey-doğu Trakya'nın büyük bir kısmını eline geçirmiştir. Oğlu IX. Mihail, 1281-1320 yılları arasında ortak imparatorluk yapmıştır. 1320 ile 1328 arasında II. Andronikos, torunu III. Andronikos'un isyanı ile uğraşmış, bu mücadeleyi kaybederek tahttan indirilmiş ve hayatının son birkaç yılını bir keşiş olarak bir manastırda geçirmek zorunda kalmıştır.

III. Andronikos
Saltanatı sırasında etkin idare gücü Bizans Ordusu komutanı İoannis Kantakuzenos'un elindeydi. İmparator sadece dış savaşlar ve sürek avları ile meşgul olmaktaydı. III. Andronikos Foça'nın, Midilli ve Sakız adalarının ülkesine katılmasını sağlamıştır. Ancak yeni gelişen Osmanlı devleti hükümdarı Orhan Bey III. Andronikos komutasındaki Bizans ordusunu 1329'da Maltepe Savaşı'nda büyük bir yenilgiye uğratıp 1331'de Nikea ve 1337'de Nikomedia şehirlerini zaptetmistir. Bundan sonra Anadolu'da sadece Filadelfiya ve birkaç liman Bizans hakimiyeti altında kalmıştır. Sırp Kralı IV. Duşan 1331'de Makedonya'da Bizanslılar elinde bulunan Ohri, Pirlepe, Kastoria, Ustrumca ve Vodan şehirlerini zaptederek ülkesinin sınırlarını genişletmiştir. Buna karşılık III. Andronikos taht kavgalarından çıkan idari krizlerden faydalanarak 1333'de Teselya ve 1337'de Epir bölgelerini Bizans İmparatorluğu kontrolü altına almayı başarmıştır. (Ölüm 1341)

V. İoannis
Babası imparator III. Andronikos'tur. Daha 9 yaşında olduğundan, annesi Savoyalı Anna taht naibi olmuştur. Devlet idaresini yürüten İoannis Kantakuzinos kendini kıdemli imparator ilan etmiş ve 1347'ye kadar süren bir iç savaş başlamıştır. Batı Avrupa'dan taraftar toplamaya çalışan Savoyalı Anna, savaş masraflarını karşılamak için kıymetli Bizans İmparatorluk taçını ve diğer Bizans devlet simgesi mücevheratı 30.000 düka altınına Venedik Cumhuriyeti'ne rehine olarak vermiştir. Osmanlı devleti hükümdarı Orhan Bey ile ittifak yapan rakip imparator VI. İoannis iç savaşı kazanmıştır. V. İoannis Paleologos 1354'te bir iç hükümet darbesi yapmış ve tek İmparator olarak hüküm sürmeye başlamıştır. İç savaşlar nedeniyle Bizans hazinesi oldukça boşalmıştır. Gelibolu'nun bir depremde yıkılması üzerine idareyi alan Orhan Bey'in oğlu Süleyman Paşa, buraya Türkleri yerleştirmiş ve Bizans'a geri vermemiştir. Daha sonra Osmanlı orduları Edirne ve Filibe'yi ellerine geçirmişler, destek bulamayan V. İoannis 1371'de yıllık haraç vererek Osmanlı Sultanı I. Murad'ın üst egemenliğini tanımıştır. Oğlu IV. Andronikos 1376-1379 yıllarında başa geçmiştir. İoannis 1390'da, Konstantinopolis surlarının şimdi Yedikule içindeki Altın Kapı civarını, taşlar ve mermerlerle kuvvetlendirmiştir. Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid bu yeni yapıların yıkılmasını, aksi takdirde iki devlet arasında savaş başlayacağını ve Yıldırım'ın yanında bulunan İmparator'un oğlu Manuil'in gözlerinin kör edileceğini söylemiştir. Çaresiz kalan V. İoannis, bu yeni sur tamirlerini yıktırmıştır. Zamanın gözlemcileri bunu çok utandırıcı bulan İmparator İoannis'in bu nedenle sinir krizleri geçirmesi sonucu 1391'de öldüğünü söylemektedirler. 

II. Manuil
V. İoannis ve Helena Kantakuzen'in ikinci oğludur. İmparatorluk döneminde Konstantinopolis, 1394'ten 1402'ye kadar Yıldırım Bayezid tarafından kuşatılmıştır. Bu kuşatma Yıldırım Bayezid'in Timur istilasını önlemek için Anadolu'ya geçmesiyle sona ermiştir. 10 yıllık Fetret Devrine giren Osmanlı'da, I. Mehmed Çelebi Bizans yardımıyla saltanatı emniyete alıp bu dönemi kapatmıştır. II. Manuil'in son saltanat yıllarında ortak İmparator olan oğlu VIII. İoannis idareyi ele almıştır. Bizans'ın Düzmece Mustafa'ya verdiği destek nedeniyle 1422'de II. Murad Konstantinopolis'i ve Selanik'i kuşatmıştır. Sultan II. Murad'ın Konstantinopolis kuşatması sonuçsuz kalmıştır. Kuşatma altında bulunan Selanik ise Venedik'e devir edilmiştir. Beyin kanaması geçirip felç olan II. Manuil, 1425'te ölmüştür. 

VIII. İoannis
Babasının ölümü üzerine tek imparator olan VIII. İoannis zamanında Venedik'e devredilmiş olan Selanik, 1430'da Osmanlılar'ın eline geçmiştir. 1437'de Avrupa'ya gidip Hristiyan Ortodoks ve Katolik mezheplerini Papalık altında birbirine uzlaştırıp, kısa bir süre de olsa birlik sağlayan Floransa Konseyi'nde başrolü oynamıştır. Fakat Ortodoks Kilisesi içinde genel itirazlar ve Kasım 1444'da Avrupa'dan gelen Haçlı ordusunun Varna Savaşı'nda Osmanlılara yenilmesi, Avrupa ile birlik olup Bizans'ın kurtarılıp korunmasını imkansız bir hale getirmiştir. Bu savaştan sonra II. Murad'ın Korint kıstağıdaki pekiştirilmiş Heksamilion surlarını uzun topları ile yerle bir edip Mora'ya hücum edip ayrılması, Bizans'ın Mora'da kendini koruması hayallerini de yok etmiştir. 17 Eylül 1448 II. Kosova Savaşı'nda, II. Murad'ın Osmanlı ordularının Macar ve müttefik ordularını darmadağın etmesi Bizans'ın artık çaresiz olduğunu göstermiştir. Çocuğu olmayan VIII. İoannis 1448'de ölünce yerine kardeşi Konstantin başa geçmiştir.

XI. Konstantinos
1443 ile 1449 arasında Mora Despotluğu yaptı. Kardeşi Dimitrios ile tahta geçme konusunda çıkan anlaşmazlığı, vasalı oldukları Osmanlı Sultanı II. Murad'ın halletmesini kabul ettiler. II. Murad, XI. Konstantinos'un Bizans İmparatoru olmasına karar verdi. Ortodoks Kilisesi Patriği'nin bulunmadığı ve Konstantinopolis'te yapılmayan bir taç giyme töreni bu zamana kadar hiç görülmemişti. II. Murad 1451'de ölünce 19 yaşındaki oğlu II. Mehmed ikinci defa Osmanlı Devleti Sultanı oldu. Konstantin, padişah çocuğu olan ve haraç karşılığı İstanbul'da tutulan Orhan'ın eğer II. Mehmed yıllık haracı ikiye katlamazsa serbest bırakılacağını bildirerek tehdit etti. İstanbul'u kuşatan Sultan Mehmed'i bir türlü vazgeçiremedi ve Batı'nın desteğini de alamadı. XI. Konstantin, yapılan savaşta surları aşan Osmanlı askerleriyle çarpışırken öldürüldü. 29 Mayıs 1453'te İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı hükümdarlığının ortasında bir ada gibi kalan Bizans İmparatorluğu'na son verdi. 

Selçuklu İmparatorluğu

Büyük Selçuklu İmparatorluğu

Selçuk Bey
Selçuklu Devleti’ne adını veren Selçuk Bey, Oğuz Yabguluğu’nda ordu komutanı olan, Demir Yaylı ünvanıyla anılan, Dukak adlı söz sahibi bir beyin oğluydu. Babasının vefatıyla genç yaşta onun yerine Subaşı oldu. Daha sonra Oğuz Yabgusu ile anlaşamayarak Aral Gölü yakınlarındaki Cend şehrine geldi (960). Selçuk Bey, Oğuzların Üçok kolu’nun ‘Kınık’ boyuna mensuptu. Burada kendisi ve ona bağlı Oğuzlar Müslümanlığı kabul ettiler.
     Yüz yaşını aşmış Selçuk Bey, Cend şehrinde 1009 yılında öldü. Beş oğlu vardı. Bunlar Mikail, İsrail Arslan, Musa İnanç, Yusuf Yınal ve Yunus Bey’dir. Mikail’in oğulları Tuğrul ve Çağrı Beyler Büyük Selçuklu Devleti’ni kurmuşlardır. İsrail Arslan Yabgu’nun torunu Kutalmışoğlu Süleyman Şah Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuştur. 
Selçuk Bey’den sonra Oğuzlar’ın başına geçen Arslan Yabgu, Karahanlılar’la anlaşarak Oğuzlar’ı Horasan’a geçirmek istedi. Tuğrul ve Çağrı Beyler bu anlaşmayı tanımadılar. 1025 yılında Gazneli Sultan Mahmud, Arslan Yabgu’dan çekindiği için onu hileyle yakalatıp Kalincar Kalesi’ne hapsettirdi. Oğlu Kutalmış buradan kaçıp kurtuldu, 1032’de Arslan Yabgu hapiste öldü. Kendisine bağlı Oğuzlar’ın bir kısmı dağılırken diğerleri Tuğrul ve Çağrı Bey’in etrafında toplandılar. Arslan Yabgu’nun bu ölümü iki önemli sonucu doğurdu. Bunlardan ilki, Arslan Yabgu’nun bu şekilde tutuklanıp ölümü üzerine bütün Selçuklu soyunda Gazneliler’e karşı büyük bir kinin ortaya çıkması, diğeri ise Oğuzlar’daki liderlik meselesinin Tuğrul ve Çağrı Beyler lehine sonuçlanmasıdır.
     Tuğrul ve Çağrı Beyler, amcaları Musa İnanç Yabgu ile birlikte Horasan’a geldiler. Burada 1035 yılında başlattıkları yurt tutma savaşını kazanarak Selçuklu Devleti’nin temelini attılar. Gazneli Sultan Mesud, Oğuzlar’ı Horasan’dan çıkarmak için 1039 yılında büyük bir ordu ile Oğuzlar’ın üzerine yürüdü. Tamamı süvari olan Tuğrul ve Çağrı Beyler komutasındaki Oğuz ordusu, Gazneliler’e karşı büyük bir yıpratma savaşına başladı. En son Dandanakan denilen yerde Gazne ordusunun karşısına çıkan Selçuklular burada üç günlük bir savaştan sonra büyük bir zafer kazandılar (Mayıs 1040). Gazne ordusunun bütün ağırlıkları, hazineleri Selçuklular’ın eline geçti. Dandanakan Savaşı’nın olduğu alanda taht kuran Oğuz ileri gelenleri, biat ettikleri Sultan Tuğrul’u tahta çıkararak onu Horasan hükümdarı ilan ettiler.

Sultan Tuğrul (1040-1063)
Dandanakan Savaşı’yla devletini kuran Sultan Tuğrul devrinde doğuda Harzem ülkesi içlerinden batıda Anadolu’da Muradiye, Erciş bölgelerine kadar olan yöre Selçuklular’ın eline geçti. Başlangıçta Nişabur olan, daha sonra başkenti Rey şehrine taşıyan Sultan Tuğrul devrinin en önemli olayı şüphesiz Abbasi Halifesi ile olan ilişkileridir. Sultan Tuğrul, Doğu Anadolu’ya girdiği sırada, Abbasi Halifesi Kaim Bi Emrillah’tan bir mektup aldı. Halife kendisinin Şiî Büveyhoğulları’nın ve Türk asıllı Arslan Besasiri’nin elinden kurtarılmasını rica ediyordu. Bunun üzerine Bağdat’a yürüyen Tuğrul, 1055 yılında Büveyhoğulları Devleti’ni ortadan kaldırdı, Arslan Besasiri ise Bağdat’tan kaçtı. Sultan Tuğrul bu sırada isyan eden kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanını bastırmak üzere İran’a dönmek zorunda kaldı. Fatımiler’den yardım gören Arslan Besasiri, tekrar Bağdat’ı ele geçirerek burada hutbeyi Fatımi Halifesi adına okuttu (1058). Bu sırada Sultan Tuğrul, İbrahim Yınal isyanını bastırmış ve asi kardeşini yayının kirişi ile boğdurmuştu. Daha sonra tekrar batıya dönen Sultan Tuğrul tekrar Bağdat’a girdi. Arslan Besasiri yakalanarak öldürüldü. Halifeye büyük saygı gösteren Sultan Tuğrul, O’nu tekrar Bağdat’taki sarayına yerleştirdi (1060). Bundan çok memnun olan Halife Tuğrul’u kılıç kuşatarak, ona “Rükn’üd dünya ve’ddin” (Dünya ve dinin temeli) ve “Kasım emir ül-Müminin” (Halife’nin ortağı) unvanlarını verdi. Ayrıca Selçuklu soyu ile akrabalık kurdu. Çağrı Bey’in kızı ile evlenen Abbasi Halifesi kendi kızını da Sultan Tuğrul’a verdi. Sultan Tuğrul Halife üzerinde yalnızca dini görevleri bırakarak siyasi iktidarı kendi üzerinde topladı. Bu tarihten itibaren İslamiyet’in liderliği tamamen Türkler’in eline geçmiş oldu. Sultan Tuğrul 1063 yılında 70 yaşındayken öldü. Evladı olmadığından yerine kardeşi Çağrı Bey’in büyük oğlu Süleyman, Vezir Amid’ül Mülk Kunduri’nin oldu bittisi ile tahta çıkarıldı.

Sultan Alparslan (1063-1072)
Horasan Valisi Alparslan başkent Rey üzerine yürüyerek ağabeyini tahttan indirip kendini Selçuklu Sultanı ilan etti. Vezir Kunduri’yi de azlederek yerine Nizam’ül-Mülk’ü bu makama getirdi. Saltanatının ilk yıllarında Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın ve kardeşi Kavurt’un isyanları ile uğraştı. 1064 senesinde Kutalmış Alparslan’la yaptığı savaşı kaybetti, kaçarken düşüp öldü. Daha sonra Sultan Alparslan Gürcistan’ı ve Ermenistan’ı vergiye bağladı. Ani ve Kars’ı fethetti. Anadolu ve Mısır’a hakim olarak denizlere ulaşmak isteyen Sultan Alparslan, güneyde Dicle boylarına giderek Halep’e kadar egemenliğini kabul ettirdi. Ancak buradayken Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in büyük bir ordu ile üzerine yürüdüğünü öğrendi. Romanos Diogenes Erzurum üzerinden Malazgirt’e gelirken Sultan Alparslan da 5000 kişilik kuvvetiyle süratle kuzeye yöneldi. Bir yandan elçiler göndererek Bizans İmparatoru’na sulh teklifinde bulunan Sultan Alparslan’ın bu tutumu Bizans İmparatoru’nda Sultan’ın kendisinden korktuğu kanaatini uyandırmıştı. İki ordu 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt Ovası’nda karşılaştı. Bu sırada Bizans ordusundaki ücretli Peçenek ve Uzlar soydaşları Selçuklular tarafına geçtiler. Taktik gereği geri çekilen Sultan Alparslan, Bizans İmparatoru’nu üzerine çekerek ordugahından hayli uzaklaştırdı. Durumu çok geç fark eden İmparator geri çekilme emri verdiyse de artık geç kalmıştı. Dört bir yandan Bizans ordusunu kuşatan Türkler akşama doğru koca Bizans ordusunu yok edercesine yendiler. İmparator Romanos Diogenes esir düştü. Sultan Alparslan, esir imparatora bir misafir muamelesi yaptı. Diyojen’in Bizans’taki bütün Türk esirlerini serbest bırakması, büyük bir kurtuluş parası vermesi, her yıl vergi vermesi şartıyla barış yaparak memleketine gönderdi. Fakat Bizans’a dönen İmparator gözleri kör edilerek hapse atıldı. Başa geçmiş olan VII. Mihail Dukas, Diyojen'in imzaladığı antlaşmanın geçersiz olduğunu ilan etti. Bunu haber alan Alparslan da ordusuna ve Türk Beylerine Anadolu'nun fethi emrini verdi. Bu emir doğrultusunda Türkler Anadolu'yu fethe başladılar. Malazgirt Savaşı ile yurt arayan büyük Türk nüfusuna Anadolu’nun kapısı açılmıştı. Avrupa’da büyük ses getiren bu savaş Haçlı seferlerinin hazırlanması konusunda Avrupa için bir uyarı oldu. Daha sonra Maveraünnehir bölgesine sefere çıkan Sultan Alparslan, ele geçirdiği Yusuf isimli bir kale komutanı tarafından hançerlenerek şehit oldu (1072), yerine oğlu Melikşah Selçuklu tahtına geçti.

Sultan Melikşah (1072-1092)
Saltanatının ilk yıllarında, Sultan Alparslan zamanında da iki defa isyan etmiş ve affedilmiş olan amcası Kavurt tekrar isyan etti. Bu isyan bastırılarak Kavurt yayının kirişiyle boğdurularak idam olundu. Karahanlılar ülkesine yürüyen Melikşah Semerkant’a kadar olan bölgeyi ele geçirdi. Her iki hanedanın arasında akrabalık kuruldu. Gazneliler de aynı akıbete uğradılar ve Melikşah’ın yüksek hakimiyetini kabul etmek zorunda kaldılar. Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah’ı Anadolu’ya göndererek onu bu ülkeye emir olarak atadı. Kutalmışoğlu Süleyman Şah kısa zamanda baştan başa bütün Anadolu’yu ele geçirdi. 1077’de İzmit başkent olmak üzere Anadolu Selçuklu Hanedanı’nın temelini attı. Melikşah zamanında Selçuklu İmparatorluğu en geniş sınırlarına ulaştı. Doğuda Seyhun Nehri ve Tanrı Dağları’ndan batıda Akdeniz ve Boğazlar’a, kuzeyde Kafkas Dağları’ndan güneyde Hint Denizi’ne kadar ulaşılmıştı. Melikşah döneminin en önemli iç olaylarından birisi de Hasan Sabbah’ın lideri olduğu Batınî hareketidir. Hasan Sabbah, Alamut Kalesi’nde kurduğu yalancı cennetiyle bir tarikat kurmuş, tarikatına mensup fedailerle birçok Türk ve Müslüman ileri gelenlerine karşı suikastlar düzenlemeye başlamıştı. Saltanatının son yıllarında Batınîler’le uğraşan Sultan Melikşah, 1092’de 38 yaşında iken zehirlenerek öldü.

İmparatorluğun Parçalanması
Sultan Melikşah’ın ölümünden kısa bir süre sonra Vezir Nizam’ül-Mülk de Batınîler tarafından öldürüldü. Şeklen Irak ve Horasan’daki Büyük Selçuklu Sultanları’na bağlı olmak üzere Kirman Selçukluları, Suriye Selçukluları ve Anadolu Selçukluları olarak İmparatorluk parçalandı. Melikşah’tan sonra yerine 5 yaşındaki oğlu Mahmud tahta çıkarıldıysa da Berkyaruk onu tanımadı. Berkyaruk da 1104 yılında öldü. Yerine kardeşi Muhammed Tapar (1105-1118) İsfahan’da tahta çıktı. Tapar’dan sonra Selçuklu Devleti’nin son büyük hükümdarı Sultan Sencer (1118-1157) tahta çıktı. Gurlular’ı, Karahanlılar’ı, Harzemşahlar’ı tekrar vergiye bağladı. Halifenin siyasi gücü ele geçirme çabalarına tekrar son verdi, O’na yalnızca dini görevleri bıraktı. Ancak Karahıtaylar’a 1141’de Katvan’da yenildi. Bu yenilgi Sultan Sencer için bir dönüm noktası oldu ve bir daha toparlanamadı. 1153 yılında ayaklanan göçebe Oğuzlar’a tutsak oldu. Üç yıllık esaretten sonra kurtarılan Sultan Sencer 1157 yılında 72 yaşında öldü. Büyük Selçuklu Devleti böylece sona erdi. Hanedan üyeleri yönettikleri bölgelerde bağımsız davrandılar. Anadolu Selçuklu Devleti dışında kalanlar en son 1194’te Oğuzlar ve Harzemşahlar tarafından yıkıldılar.

Anadolu Selçuklu Devleti

Kutalmışoğlu Süleymanşah (1077-1086)
Melikşah tarafından Anadolu’nun fethine memur edilen Süleymanşah kısa zamanda İznik’e kadar bütün Anadolu’yu ele geçirerek 1077 tarihinde devletini kurdu. Rey’deki Büyük Selçuklu Sultanı’na bağlı olarak Anadolu’ya hakim olan Süleymanşah Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan faydalanarak sık sık Bizans’ın içişlerine karışmaya, taht kavgalarında politikası icabı bazı imparatorlara destek olmaya başladı. Bu arada kardeşi Mansur’un isyanını Sultan Melikşah’ın Emir Porsuk komutasında gönderdiği kuvvetin de yardımıyla yendi. 1085 yılında ani bir baskınla Antakya Kalesi’ni aldı. Ancak Antakya’nın fethi, Suriye Selçuklu Sultanı Tutuş’la arasının açılmasına sebep oldu. Sultan Tutuş ve müttefiki Artuk Bey, Süleymanşah’ı Halep yakınlarında yendiler. Süleymanşah üzüntüsünden intihar etti (1086). Süleymanşah, Antakya seferine çıkarken idareyi İznik’te komutanlarından Ebu’l-Kasım’a bırakmıştı. Süleymanşah’ın ölümünden sonra Ebu’l-Kasım’ın bağımsız hareketlerinden şüphelenen Melikşah, Porsuk ve Emir Bozan komutasında Anadolu’ya birlikler gönderdi. Affını istediyse de Bozan tarafından öldürüldü (1092). Aynı tarihlerde Sultan Melikşah’ın ölümü üzerine serbest bırakılan Süleymanşah’ın oğlu Kılıç Arslan Anadolu’ya gelerek babasının yerine geçti.

I. Kılıç Arslan (1092-1107)
Kılıç Arslan, Ege’de oldukça kuvvetlenen Çaka Bey’i ortadan kaldırdıktan (1097) sonra Malatya’ya giderek burasını kuşattı. Ancak bu sırada büyük Haçlı ordusunun Anadolu’ya ayak bastığını duyarak İznik önlerine geldiyse de sayıca üstün Haçlılar karşısında Anadolu’ya çekildi. Eskişehir önlerinde tekrar şansını deneyen Kılıç Arslan, Haçlı ordusunu Antakya’ya ulaşıncaya kadar gerilla savaşlarıyla rahatsız etti. Haçlılar büyük kayıp vermelerine rağmen boydan boya Anadolu’yu geçerek Antakya, Kudüs ve Urfa taraflarını alıp buralarda krallık, kontluk, prenskepslik kurdular. Bu arada Haçlılar’ın arkasından gelen Bizanslılar da Batı Anadolu, Karadeniz ve Akdeniz sahil kesimini tekrar kontrollerine almayı başardılar. Elinde yalnızca İç Anadolu kalan Sultan I. Kılıç Arslan başkenti Konya yaptı. Daha sonra Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bazı şehirler üzerine yürüdü. Bu yüzden Musul Atabeki Çavlı, Artuklu İl-Gazi ve Suriye Meliki Rıdvan Kılıç Arslan’ın üzerine yürüdüler. Suriye’de Habur Suyu kenarında yapılan savaşı kaybeden Kılıç Arslan Habur’u geçerken boğuldu (1107). Yerine oğlu Mesud geçtiyse de diğer kardeşi Şehinşah onu tanımadı. Taht kavgası 1116’ya kadar sürdü.

Sultan I. Mesud (1116-1155)
Sultan Mesud başlangıçta Danişmendli Ahmed Gazi’nin egemenliğini tanımak zorunda kalmıştı. Ancak onun ölümünden sonra (1134) bağımsız hareket etmeye başladı. Anadolu’daki Selçuklu hakimiyetini yeniden kurmaya çalıştı. Ancak yeniden başlayan II. Haçlı Seferi, bu projesini önledi. III. Konrad idaresinden Alman kuvvetlerini Ceyhan önünde 1147 tarihinde bozguna uğratan Sultan Mesud, VII. Lui idaresindeki Fransız ordusunu da önce Yalvaç, daha sonra Batı Toroslar’da Kazıkbeli’nde yenerek büyük bir zafer kazandı. Ermeniler’in hakim olduğu Maraş-Elbistan taraflarını da ele geçiren Sultan Mesud bir ara Konya’ya kadar gelen Bizans İmparatoru Manuel Komnenos’u da durdurmayı başardı. Ölümünden sonra yerine oğlu Sultan II. Kılıç Arslan geçti

Sultan II. Kılıç Arslan (1155-1192)
Sultan Kılıç Arslan saltanatının ilk yıllarında kardeşleri, Danişmendli Yağıbasan ve Bizans İmparatoru Manuel Komnenos’la uğraştı. Bizans’ın batıdaki meşguliyetinden faydalanarak Anadolu’da birliği sağladı. En büyük rakibi Nureddin Mahmud Zengi’nin de ölümü üzerine (1174) Batı Anadolu ve Marmara dışında bütün Anadolu’ya sahip oldu. Bizans İmparatoru Manuel Komnenos, Kılıç Arslan tehlikesini ortadan kaldırabilmek amacıyla büyük orduyla hareket geçti. Sultan II. Kılıç Arslan, Bizans ordusunu, Bizanslı ve Avrupalı tarihçileri “Miryokefalon” felaketi olarak nitelendirdikleri savaşta Yalvaç-Karamıkbeli’nde ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu büyük zafer Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük önem taşır. Bu tarihten itibaren artık Bizans Türkler’e karşı bir saldırı politikası güdemeyecektir. Bu zaferle Batı Anadolu ve Eskişehir ilerisindeki bölgeler Türk fethine açılmıştır. Türk orduları kısa zamanda Ege Denizi’ne kadar olan bölgede sayısız şehirleri ele geçirdiler.
Sultan Kılıç Arslan saltanatının sonlarına doğru ülkesini eski Türk geleneklerine uyarak 11 oğlu arasında paylaştırdı. Ancak oğulları arasında şiddetli mücadeleler başladı. Bu sırada III. Haçlı Seferi başlamış ve Frederick Barbarossa büyük bir ordu ile Anadolu’ya girmiştir. Ancak Silifke Çayı’nda Alman İmparatoru’nun ölümü, Anadolu Türklüğü’nü yeni bir felaketten kurtarmış oldu. Ülke taht kavgası içindeyken Kılıç Arslan öldü (1192).

I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1192-1211)
Babasının yerine tahta çıkan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, kardeşi Süleymanşah’ın baskısı üzerine Bizans’a giderek yardım almayı amaçlıyordu. Ancak istediği yardımı alamadı. Bu sırada IV. Haçlı Seferi sonunda Latinler İstanbul’u ele geçirmişlerdi. I. Gıyaseddin Keyhüsrev de böylece Anadolu’ya geri geldi. Aynı tarihlerde kardeşinin de ölümü üzerine Selçuklu emirleri tahta davet ettiler. Saltanatı zamanında Pontus (Trabzon) Rum Devleti İmparatoru III. Aleksios’u yendi, 1207 yılında Antalya’yı aldı. Ermeni Kralı II. Leon’u yendi. Eyyubiler’in Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yayılmalarını önledi. İznik Rum İmparatoru Laskaris’le yaptığı Alaşehir Savaşı’nda şehit düştü (1211).

I. İzzeddin Keykavus (1211-1220)
Devletin başkentini Sivas yapan İzzeddin Keykavus, Anadolu’daki Selçuklu hakimiyetini pekiştirmiştir. Devrin en önemli olayları 1214 senesinde Sinop’un, 1216’da ise Antalya’nın fethidir. Hükümdar ülkesini dünyaya ve denizlere açan limanlara kavuşturmuş, ticaretin gelişmesini sağlamıştır.


I. Alaaddin Keykubad (1220-1237)
Kardeşinin ölümü üzerine tahta çıkan Alaaddin Keykubad, Anadolu Selçuklu Sultanları’nın en büyüklerinden birisidir. Anadolu’da Türk birliğini büyük ölçüde gerçekleştiren Sultan Alaaddin Keykubad Antalya yakınlarındaki Kolonoros Kalesi’ni alarak burasına kendi adını verdi (Alaiye, daha sonra Alanya). Kırım’daki önemli bir ticaret merkezi olan Suğdak üzerine, Sinop’taki tersanelerde yaptırılan gemilerle bir donanma gönderen Sultan Alaaddin Keykubad, burayı ele geçirdi. Kıpçak ülkesi Sultan’ın egemenliğini tanıdı (1226). Ermeni Kralı vergiye bağlandı. Cengiz Han ordularının önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harzemşah Celaleddin’in Anadolu’yu ele geçirme amacı karşısında onunla savaşa tutuştu, 1230 tarihinde Yassıçemen Savaşı’nda yendi. Kaçan Harzemşah Celaleddin Van civarında öldürüldü. Doğu sınırlarını emniyet altına almak için, kaleleri tamir ettirdi. Asker ve mühimmat bakımından takviye etti. Doğuda büyük bir müdafaa zinciri oluşturdu. Ayrıca Moğol Hakanı Ögeday’a elçi göndererek antlaşma yaptı. Böylece Moğollar’ın saldırılarından Anadolu’yu korumuş oldu. 1237 yılında zehirlenerek öldü.

II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246)
II. Gıyaseddin yetersiz bir hükümdardı. Başlangıçta komutanlarından Saadeddin Köpek’in tesirinde kalarak birçok hatalar yaptı. Bunlardan biri Harzem Beyleri’nden ve Selçuklu hizmetine girmiş olan Kayır Han’ın öldürülmesidir. Bu olay Harzem birliklerinin isyanına sebep olduğu gibi devleti uzun zaman uğraştırdı. Daha sonra Saadeddin Köpek’i öldürttüyse de arkadan patlayan Baba İshak İsyanı (1239) devleti çok sarstı. Anadolu’daki olayları dikkatli bir şekilde takip eden Moğollar’ın Azerbaycan Valisi Baycu Noyan, Anadolu’ya girerek Selçuklu ordusunu Temmuz 1243’de Kösedağ denilen yerde ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaş Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasına sebep oldu.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin Yıkılması
II. Keyhüsrev’den sonra başa geçen hükümdarlar beylerin, komutanların elinde birer oyuncaktan farksızdı. 1256 yılında Anadolu’da büyük katliamlar yapan Moğollar’la Vezir Muinüddin Süleyman Pervane anlaşarak devleti Kızılırmak sınır olmak üzere ikiye ayırdı. 1261 yılında Moğol zulmüne karşı Karamanoğulları ayaklandılar. 1276 tarihinde Hatiroğulları yine Moğollar’a karşı ayaklandı ancak başarılı olamadı. Bu hareketi destekleyen Türk Mısır Memluk Sultanı Baybars Kayseri’ye kadar geldiyse de Anadolu’dan istediği yardımı göremedi. 1277 yılında Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklu şehzadesi Alaaddin Siyavuş’u Konya’da tahta çıkarmak üzere hareket ettiyse de başaramadı. Bu olay tarihlerde “Cimri Olayı” olarak bilinmektedir. XIII. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu’da Türkmen Beylikleri birer birer bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar. Moğolların egemenliği altında III. Alaeddin Keykubad'la taht değiştirip duran II. Mesud’un 1308’de ölmesiyle Anadolu Selçuklu Devleti tamamen yıkıldı. 

26 Mart 2020

Padişahlar hayatlarını nasıl kaybettiler?

Tahta çıkmış 36 Osmanlı padişahının 27’si çeşitli hastalıklar sonucu vefat ederken 1’i savaş meydanında şehit olmuş, 4’ü öldürülmüş 1’i zehirle intihar etmiş 1’i zehirlenmiştir. 2 padişahın ise eceliyle mi yoksa öldürüldüler mi halen tartışmalı bir konudur.

     Padişahların ölüm sebeplerinin başında beyin kanaması gelmektedir. 6 Osmanlı padişahı beyin kanamasından vefat etmiştir. Kanser ve verem 2. sıradadır. Osmanlı padişahlarının ikisi prostat biri de mide kanseri olmak üzere dördü kanserden ölmüştür. Dört padişah veremden ölürken bunların üçü baba oğul ve torun olmaları dikkat çekicidir: Sultan II.Mahmut, Sultan Abdülmecit ve II.Abdülhamit. Kalp hastalıkları da padişahların ölüm sebepleri arasında önemli bir yer tutar. İki padişah kalp yetmezliğinden iki padişah da kalp krizinden ölmüşlerdir. Osmanlı sultanlarının ölümünde şeker hastalığının vücutta yıllarca süren tahribatı da önemli bir rol oynamış, üç Osmanlı padişahı şeker hastalığının neticesinde vefat etmişlerdir. Bunlar III.Ahmet, V.Murat ve V.Mehmet Reşat’tır. Birer padişahın ölümüne sebep olan rahatsızlıklar ise zatürre, iç kanama, böbrek yetmezliği, siroz, sara ve felçtir. Savaş meydanında şehit olan tek Osmanlı padişahı Birinci Murat’tır. Timur’un eline esir düşen Yıldırım Bayezit zehir içerek intihar ederken II.Bayezit zehirlenmiş, II.Osman, Sultan İbrahim, III.Selim ve IV.Mustafa isyanlar ve taht kavgaları yüzünden öldürülmüşlerdir. Osmanlı padişahlarının sağlığıyla bir hekimbaşının başkanlığında saraya bağlı “Hassa Hekimleri” teşkilatı ilgilenirdi. Hekimbaşlarının görevde kalmaları hükümdarların sağlığıyla yakından ilgiliydi. Padişah herhangi bir hastalıktan vefat ederse hekimbaşı görevinden alınırdı.
     I.Murat harp sahrasında şehit olan tek Osmanlı padişahıdır. 15 Haziran 1389’da Sırplar’ın büyük bir bozguna uğradığı Birinci Kosova Savaşı’nın sonunda Sırp Kralı Lazar’ın damadı Miloş Obroneviç padişahın huzuruna çıktığı sırada göğsünde sakladığı hançeri Birinci Murat’a saplayarak sultanı şehit etti. En büyük Osmanlı komutanlarından olan Yıldırım Bayezit 1402’de Ankara Muharebesi’nde Timur’a esir düşmüştü. İçine düştüğü durumu hazmedemeyen padişah yüzüğündeki zehiri içerek 8 Mart 1403’te Akşehir’de intihar etti. Zehirle ölen bir diğer Osmanlı padişahı da aynı ismi taşır. Fatih’in oğlu İkinci Bayezit Nisan 1512’de askerin isyanı sonucunda oğlu Yavuz Sultan Selim lehine tahttan çekildikten sonra ömrünün kalanının geçireceği Dimetoka’ya doğru yola çıktı ancak buraya varamadan 21 Mayıs 1512’de yolda öldü. Muhtemelen Yavuz ileride bir taht kavgasını çıkmasını önlemek için babasını zehirletmişti.
     Osmanlı tarihinin en gizemli ölümü Fatih Sultan Mehmet’inkidir. Fatih Sultan Mehmet Mayıs 1481’de Mısır Memlük devleti üzerine sefere çıktı. Gebze yakınlarında hastalanınca başhekimi Lari müdahale etti ancak sultanı tedavi edemeyince eski başhekim Yakup Paşa sultanı iyileştirmekle görevlendirildi. Yakup Paşa bazı ilaçlar vererek padişahın sancısını azaltmak istedi fakat ilaçların bir faydası olmadı. Fatih kısa bir komadan sonra 31 Mayıs 1481’de Gebze’de Hünkâr Çayırı’nda öldü. Günümüze kadar süren tartışmalar ve bütün araştırmalara rağmen Fatih’in ölümündeki sır çözülemedi.
     Osmanlı tarihinde bir isyan sonucu öldürülen ilk padişah İkinci Osman’dır. II.Osman çevresindekilerin yanlış yönlendirmesi ve kendisinin de gençliğinin verdiği tecrübesizlikle askerin isyanına sebep oldu. Sadrazam Davut Paşa ve yanındakiler Yedikule’de genç padişahı bir kementle yakalayıp boğdular. Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişah idare ettiği insanlar tarafından öldürülüyordu. Mayıs Öldürülen bir diğer Osmanlı padişahı Sultan İbrahim’dir. Sultan İbrahim 7 Ağustos 1648’de tahttan indirilip yerine küçük yaştaki oğlu Mehmet geçirilmişti. Ancak tahttan indirilen padişah kapatıldığı yerde 10 gün kalabildi. Feryatları bütün saray halkını etkiliyordu. Sultan İbrahim’i yeniden tahtta çıkarmak isteyenlerin sayısı artınca Kösem Sultan ve devlet ileri gelenleri sultanı 18 Ağustos 1648’de boğdurttular. Osmanlı tarihinde adı yeniliklerle anılan Sultan Üçüncü Selim Kabakçı İsyanı’yla Mayıs 1807’de tahttan indirilip yerine Dördüncü Mustafa geçirilmişti. Sarayda hapsedilen padişahı tekrar tahta çıkarmak için Nizâm-ı Cedit taraftarları Rusçuk’ta örgütlendiler. Alemdâr Mustafa Paşa bir orduyla İstanbul’a gelerek Sultan Selim’i tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs etti. Ancak tedbirli davranmadığı için IV.Mustafa taraftarları 28 temmuz 1808’de III.Selim’i öldürdüler. Üçüncü Selim’i öldürten Dördüncü Mustafa da aynı akıbete uğradı. Askerlerin IV.Mustafa’yı tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs etmesi üzerine tahtını emniyete almak isteyen II.Mahmut onu 17 Kasım 1808’de boğdurttu.
     1861 ile 1876 yılları arasında Osmanlı tahtında bulunan Sultan Abdülaziz de Fatih Sultan Mehmet’ten sonra ölümü en fazla tartışılan padişahtır. Tahttan indirildikten birkaç gün sonra 4 Haziran 1876’da Feriye Sarayı’nda bilekleri kesilmiş bir halde bulunan padişahın tahtan indirilmenin üzüntüsü ile intihar ettiği söylenir. Ancak öldürülmüş olma ihtimali daha kuvvetlidir.

OSMAN GAZİ: Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu olan Osman Gazi 1326’da kalp yetmezliğinden öldü.

ORHAN GAZİ: 82 yaşındayken felç yüzünden 1362’de öldü.

ÇELEBİ MEHMET: 1421’de yüksek tansiyon yüzünden beyin kanaması geçirdi ve kısa bir süre sonra öldü.

II. MURAT: Şiddetli bir baş ağrısı sebebiyle yatağa düştü ve üç gün sonra 3 Şubat 1451’de hakkın rahmetine kavuştu. Ölüm sebebi beyin kanaması veya beyindeki bir timördür.

YAVUZ SULTAN SELİM: 21 Eylül’ü 1520’yi 22 Eylül’e bağlayan gece kanserden vefat etti.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN: 1566’da Zigetvar kuşatmasının son günü 6-7 Eylül gecesi beyin kanamasından hayatını kaybetmiştir.

II. SELİM: Hamamda düşüp yaralandığı söylenir. 1574’te göğüs boşluğundaki bir kanama yüzünden öldü.

III. MURAT: 17 Ocak 1595’te prostat kanserinden öldü.

III. MEHMET: Bir gün saraya dönerken yolda karşılaştığı bir meczub “56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım” demişti. Bu olay Üçüncü Mehmet’i derinden etkiledi. Padişah yemeden içmeden kesildi ve 22 Aralık 1603’te kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi.

I. AHMET: Çok gençken 22 Kasım 1617’de 28 yaşında mide kanserinden öldü.

I. MUSTAFA: Osmanlı tarihinde tek “Deli” padişahı olan Sultan Mustafa 1623’te tahttan indirildikten sonra 20 Ocak 1639’da bir sara nöbeti sırasında öldü.

IV. MURAT: Osmanlı İmparatorluğu’nu eski parlak günlerine döndüren Dördüncü Murat gençlik döneminde çektiği sıkıntılar ve çevresinin de etkisiyle içkiye oldukça düşkündü. 8 Şubat 1640 gecesi sirozdan vefat etti.

IV. MEHMET: 1687’de tahttan indirildikten sonra dört yıl sonra 4 yıl hapis hayata yaşadı. Yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu 6 Ocak 1693’te öldü.

II. SÜLEYMAN: 40 yıl sarayda hapis hayatı yaşadıktan sonra 1691’de tahta çıktı. Viyana bozgun yıllarında sıkıntılı geçen dört yıllık bir padişahlığın ardından 6 Şubat 1695’te böbrek yetmezliğinden öldü.

II. AHMET: 6 Şubat 1695 yılında kalp yetmezliğinden veya ödemden öldü.

II. MUSTAFA: 1703’te bir isyan sonucu tahttan indirildi Bu olayın üzüntüsünü üzerinden atamadan 29 Aralık 1703’te prostat kanserinden öldü.

III. AHMET: Eğlenceleriyle meşhur Lale Dönemi’nin padişahı olan Üçüncü Ahmet 1730’da Patrona isyanı sonucu tahttan indirildi. Yıllarca Topkapı Sarayı’nda hapis hayatı yaşadıktan sonra şeker hastalığının vücudunda meydana getirdiği tahribatın sonucunda 24 Haziran 1736’da öldü.

I. MAHMUT: 21 yıl padişahlık yaptıktan sonra 13 Aralık 1754’te bir Cuma namazı dönüşünde saraya dönerken attan düşüp beyin kanaması geçirdiği için vefat etmiştir.

III. OSMAN: Üç yıllık hükümdarlığını sonunda 1757’de veremden veya mide kanserinden 30 Ekim 1757’de öldü.

III. MUSTAFA: Yüksek tansiyon hastası olan padişah 21 Ocak 1774’te beyin kanamasından öldü.

I. ABDÜLHAMİT: 1787-1791 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Anapa Kalesi’nin Rusların eline geçtiği haberi üzerine beyin kanaması geçirdi ve bir süre sonra 7 Nisan 1789’da öldü.

II. MAHMUT: Osmanlı modernleşmesinin başlatıcısı olan İkinci Mahmut aşırı derecede içki içerdi. 28 Haziran 1839’da veremden dolayı hayata gözlerini kapadı.

ABDÜLMECİT: Tanzimat dönemini başlatan sultan 25 Haziran 1861’de babası İkinci Mahmut gibi veremden öldü.

V. MURAT: Tahtta en kısa süre duran Osmanlı padişahıdır. Müzmin şeker hastası idi. Bu hastalığın vücudunda meydana getirdiği tahribatın neticesinde 29 Ağustos 1904’de öldü.

II. ABDÜLHAMİT: “Kızıl Sultan mı Ulu Hakan mı” diye Osmanlı tarihinin en çok tartışılan padişahı olan İkinci Abdülhamit 10 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı’nda 76 yaşındayken yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu veremden hayatını kaybetmiştir.

V. MEHMET REŞAT: Müzmin şeker hastasıydı, şekerin vücudunda yaptığı hasar sonucu 3 temmuz 1918’de öldü.

VI. MEHMET VAHDETTİN: Son Osmanlı padişahı olan Altıncı Mehmet Vahdettin, San Remo’da 16 Mayıs 1926’da kalp krizinden vefat etmiştir.

Son Halife Abdülmecit Efendi

Son Halife Abdülmecit Efendi 29 Mayıs 1868'de İstanbul'da doğdu. Sultan Abdülaziz'in ve Hayrandil Kadının oğlu Abdülmecit Efendi, Sultan Abdülhamit döneminde (1876-1908) sarayda kapalı ve kontrol altında yaşadı. Resime meraklıydı ve oldukça başarılı tabloları vardı. Meşrutiyet döneminde bunlar sergilenmiştir. 1929’de Vahdettin’in tahta çıkması üzerine veliaht oldu. Sultan VI.Mehmet (Vahdettin) 1918'de tahta geçince, Abdülmecit veliaht ilan edildi. 1 Kasım 1922de saltanat kaldırılınca da Abdülmecit, 18 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisince Halife seçildi. Bu görev, Cumhuriyetin ilkeleriyle bağdaşamayacağından, TBMM 3 Mart 1924'te Halifeliğin de kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının Türkiye sınırları dışına çıkarılmasına karar verdi. 

     Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu hareketini desteklerken bir yandan da kendi kuvvetini güçlendirmeye çalıştı. 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılınca veliaht sıfatı kayboldu. Vahdettin’in yurtdışına kaçması üzerine halifeliğe seçildi. (18 Kasım 1922) 15 ay kadar süren hilafeti, saltanat yetkileri bulunmayan bir hilafettir. Bu dönemde, elde hiç bir kudret ve nüfuzunun olmamasına rağmen, gösterişli Cuma selamlıkları ve şehir içi seyahatleri düzenledi. "Halife Abdülmecit Efendi bin Sultan Abdülaziz Han" şeklinde hoş görülmeyen unvanlar kullanarak Ankara'nın tepkisini çekmiştir. 3 Mart 1924’te halifelik ortadan kaldırılıp hanedan üyelerinin yurt dışına çıkarılması kararı alınınca önce İsviçre’ye, sonra Fransa’ya gitti. Arapça, Farsça ve Fransızca’nın içinde bulunduğu 6 yabancı dil bilen, iyi bir hattat, müzisyen, ressam ve müellif olan Abdülmecit Efendi, kızı Dürrişehvar Sultan tarafından muhafaza edilmiş Osmanlı tarihinin önemli noktalarını aydınlatan 12 ciltlik Hatıralar kitabını kaleme almıştır. 
     Sürgün yıllarında hanedanın geleneksel protokolünü ısrarla uygulamaya devam etti. Cuma namazlarını Paris Camisi'nde kılardı. Evlenen Sultan ve Şehzadelerin nikahlarını kıyarak, kendi tuğrasını taşıyan belgeler dağıttı. Yakışıksız davranışlarda bulunan şehzadeleri hanedandan ihraç ettiğini bildiren belgeler hazırladı. Hanedanın Irak petrolleri üzerindeki haklarından yararlanabilmek için, oluşturulması planlanan aile birliği gereği Vahideddin ile ortak bir vekalet vermesi istenince, halife ve ailenin resmi reisi olduğunu iddaa ederek ortak vekalet vermeyi reddetti. Böylece akim kalan bu girişimin sonucunda hanedan umduğu faydayı sağlayamadı. Kızı Dürrişehvar Sultanı ve yeğeni Nilüfer Hanım Sultanı Haydarabad Nizamı'nın oğullarıyla evlendirdi. Bu yolla dünyanın sayılı zenginlerinden olan dünürü Haydarabad Nizamı'ndan maddi destek gördü ve mali sıkıntı çekmedi. Mısır'ın Kavalalı prensleriyle evlenmek için Fransa'dan ayrılan çok düşkün olduğu torunları ve oğlunun gidişinden sonra eşleriyle beraber yalnız kalarak ızdıraplı günler geçirdi. 
     Abdülmecit, 23 Ağustos 1944’de sürgünde bulunduğu Paris’te kalp krizinden öldü. Kızı Dürrişehvar Sultan'ın Berar Prensesi sıfatıyla Cumhurbaşkanı İsmet İnönü nezdinde ki çabalarına rağmen cenazesi Türkiyeye kabul edilmedi. Cenazesi Türkiyeye kabul edilmeyince, Paris Camisi'nde 10 yıl bekletildi ve Cami mütevelli heyetinin cenazeyi daha fazla tutamayacaklarını bildirmesi üzerine Medine’ye nakledilerek Baki Mezarlığına defnedildi. Profesyonel bir ressam olan Abdülmecit Efendi, Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin kurucusu ve başkanıydı. Tabloları ilk kez 1986’da İstanbul’da özel bir galeride sergilendi. 

İstanbul'un Sonu

Lale Devri - İstanbul

Lale Devri 1718-1730 yılları arası, Sultan III.Ahmet’in padişahlığı ile Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı dönemini kapsar. Bu dönem adını o yıllarda saray çevresinde ve varlıklı kesimler arasında başlayan lale yetiştirme merakından alır. Lale Devri’nde İstanbul, birçok yenilikler ve değişiklikler yaşadı. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa özellikle Paris ve Viyana’dan getirttirdiği projelerden esinlenerek İstanbul’un imarına el attı. İlk önce Haliç ıslah edildi, Kağıthane Deresi ve Haliç kenarları gezinti yerleri haline getirildi. Kağıthane’de padişah için Sadabad Kasrı inşa edildi ve etrafı lale bahçeleriyle bezendi. Bu bahçeler varlıklı kesimler arasında lale yetiştirme furyasının doğuşuna neden oldu. Yine bu dönemde Üsküdar, Beylerbeyi, Bebek, Fındıklı, Alibeyköy, Ortaköy ve Topkapı semtlerinde birçok köşk ve bahçe yapıldı. Daha önce yangınlarla harap olmuş semtler yeniden inşa edildi.
     Lale Devri’nde İstanbul’un yaşadığı yenilikler sadece imar sahasında değildi. İlk olarak bu dönemde itfaiye teşkilatı kuruldu; ilk matbaa bu dönemde İbrahim Müteferrika tarafından faaliyete geçirildi. Ayrıca bir çini fabrikası, kumaş fabrikası ve Yalova kâğıt fabrikası bu yıllar içerisinde açıldı. Lale devrinde sanat ve edebiyatta da bir canlanma yaşandı. Özellikle şair ve ressamlar saraydan büyük iltifat gördüler. Yine bu dönemde Türk mimarisi klasik dönemin son şaheserlerini vermiştir. Emetullah Gülnuş Valide Camii, Sultan III.Ahmet’in Topkapı Sarayı’nın önünde ve Üsküdar’da yaptırdığı çeşmeler, Sultan III.Ahmet Kütüphanesi ve Damat İbrahim Paşa Külliyesi bunların başlıcalarıdır. Lale Devri Patrona Halil isyanıyla sona ermiştir. Bu ayaklanma esnasında dönemin sembolü olan lale bahçeleri ve köşklerin birçoğu tamamen tahrip edilmiştir.

Tanzimat Dönemi

3 Kasım 1839’da Topkapı Sarayı’nın Gülhane Bahçesi’nde okunarak halka ilan edilen Tanzimat Fermanı ile İstanbul’da yeni bir dönem açıldı. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbul’da mimariden yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar birçok alanda yenilikler yaşandı. Bu dönemde şehir yeni alanlara doğru genişlemeye başladı. Suriçi Bakırköy yönünde, Galata ise Teşvikiye yönünde yayılırken; Boğaziçi’nde Sarıyer’e iskan hızlandı. Anadolu yakası ise bir taraftan Bostancı, diğer taraftan Beykoz’a doğru büyüdü. Kentin genişlemesine paralel, hızlı bir imar faaliyeti de söz konusuydu. Bir taraftan padişahlar, diğer taraftan da devlet erkanı, gayrimüslim zenginler ve yabancı elçilikler adeta saray, köşk ve malikane yaptırma yarışına girdiler. Dolmabahçe, Çırağan ve Beylerbeyi Sarayları, Ihlamur ve Küçüksu Kasırları, Ayazağa, Alemdağ, İcadiye ve Mecidiye Köşkleri bu dönemde inşa edildi. Yine bu dönemde “mebain-i emriyye” adı verilen birçok kamu binası da yaptırıldı. Çeşitli semtlerdeki postane binaları, Tophane, Maçka Silahhanesi, Harbiye Nezareti ve Pangaltı Harbiye Binaları bunların başında gelmektedir. Yaşanan hızlı Batılılaşma etkilerini mimari üzerinde de gösterdi. Bu dönemde klasik Osmanlı mimarisi terk edildi ve yeni yapılar barok, rokoko, neogotik ve ampir gibi Batılı tarzlarda inşa edildi. Hatta bu üslup değişmesi cami mimarisine kadar nüfus etti.
     Bu yıllar, altyapı ve kent hizmetlerinde de önemli gelişmelere sahne oldu. Haliç üzerine köprü yapılması, tünel (metro), Rumeli Demiryolu, kent içi deniz taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye’nin açılması, Şehremaneti (Belediye) örgütünün diğer belediye dairelerinin kurulması, ilk telgraf hattının çekilmesi, Zaptiye Nezareti’nin kurulması ve ona bağlı karakolların açılması, Vakıf Gureba Hastanesi’nin hizmete girmesi ve Atlı Tramvay Şirketi bu gelişmelerin sadece bazılarıdır. Batılılaşma sürecini besleyecek modern eğitim kurumlarının açılmasına da bu dönemde büyük önem verildi. Bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin temeli olan Darülfünun, erkek ve kız rüşdiyeleri (liseler) Ziraat Mektebi, Telgraf Mektebi, Darülmaarif (Maarif Koleji), Darülmuallimin (Öğretmen Okulu), Orman Mektebi, Ebe Mektebi, Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi), Sanayi Mektebi ve Mekteb-i Tıbbiyey-i Mülkiye bu dönemde eğitime başlayan okullardandır.
     Tüm bu değişmeler doğal olarak kentin sosyal yaşamını da derinden etkiledi. Özellikle Kırım Savaşı’nda İstanbul’a gelen İngiliz, Fransız ve İtalyan asker ve subayları ile Galata’da yerleşmiş bulunan Levantenlerin yaşam tarzı İstanbul ahalisi üzerinde müessir oldu. Bu dönemde Beyoğlu, meyhaneleri, kahvehaneleri, tütüncü dükkanları, balozları ve tiyatrolarıyla tam bir eğlence merkezi haline geldi. Rum, Ermeni ve Yahudi kızları kantolar söylemekte; Beyoğlu’nun yanı sıra Şehzadebaşı ve Gedikpaşa’da da tuluattan modern tiyatroya kadar bütün gösteriler kumpanyalarca sahnelenmekteydi. Toplumun eğlence alışkanlıklarıyla birlikte, zevkleri de değişiyordu. Sadece saray çevreleri ve zenginler değil, orta halli aileler de Batı tipi lüks tüketime yöneldi. Evlerin iç dekorasyonu değişti; masa, sandalye ve koltuk gibi eşyalar evlere girmeye başladı. Yine bu dönemde yazlık ve kışlık adeti başladı. Suriçi ve Beyoğlu kışlık; Boğaz, Kadıköy ve Adalar yazlık yerlerdi.
     İstanbul’un ekonomik yapısı da bu dönemde birçok değişiklik yaşadı. Geleneksel esnaf örgütleri olan loncalar dağıtıldı ve devlet, esnafı şirketleştirmek için krediler vermeye başladı. Haliç çevresinde ve Tophane’de sanayi tesisleri kuruldu. İstanbul bu dönemde ilk kez olarak grevlerle de tanıştı. Bu yıllar Galata’nın finans alanında güçlenmesine de şahit olacaktı. Galata bankerleri artık doğrudan saraya borç veriyordu. Devlete ait tahvillerin miktarı bir borsa kurulmasını gerektirecek ölçüde çoğalmış; kurulan Galata Borsası sadece Galatalı bankerlerin değil sıradan vatandaşın da ilgisini çekmeye başlamıştı.
     Bu dönem İstanbul’unda siyasi hayat da çok hareketlenecektir. Bir taraftan Batıcılık, diğer taraftan İslamcılık ve Türkçülük akımları güçlenecek, bir Tazminat aydını grubu ortaya çıkacak; sanat ve edebiyat canlanacak; Takvim-i Vekayi, Ceride-i Havadis, Basiret, Vakit, İstikbal, Sadakad, Sabah, Hayat ve Cihan gazeteleri çıkmaya başlayacaktır. 1844’deki ilk nüfus sayımı, 1870’de yaşanan Beyoğlu ve 1872 Kuzguncuk yangınları, 1845’de ilk çiçek aşısının uygulanması ve İstanbul için bir mülk vergisinin konması da bu dönemin anılmaya değer diğer olaylarıdır.

Meşrutiyet Dönemi

Sultan Abdülaziz’in gürültülü bir şekilde tahttan indirilişi ve meşrutiyeti ilan sözü alınarak II.Abdülhamit’in tahta çıkarılışı ile İstanbul’da yeni bir dönem başlar (31 Ağustos 1876). Sultan II.Abdülhamit 23 Aralık 1876’da Meşrutiyet’i ilan etti. Ancak kısa süre sonra başlayan Türk-Rus Savaşı (27 Nisan 1877) İstanbul’u paniğe boğdu. Bu savaşta Rumeli cephesine yakınlığı nedeniyle İstanbul savaşın birçok acısını yaşadı. Kentin içinden batıya asker sevki, öte yandan cepheden gelen hastalar ve yaralılarla savaştan kaçan Rumelili muhacirler kentte birçok sıkıntıya yol açtı. Bu muhacirler sefalet içinde cami ve medreselerde ve boş alanları saran tahta ve teneke barakalarda yaşamaya çalışıyorlardı. Bütün bu yaşananlar nedeniyle, bu savaş halk arasında “93 Harbi Faciası” diye anılır. 13 Şubat 1878’de Sultan Abdülhamit, Meclis-i Mebusan’ı süresiz kapattı. 3 Mart 1878’de Rus ordularının Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar gelmesi üzerine Ayastefanos antlaşması imzalandı; uzun bir barış dönemi başladı.
     1881’de Devlet’i Osmani’nin ödenmeyen borçları için Duyun-u Umumiye kuruldu. Devletin birçok vergilerine el konulmasına rağmen yine de İstanbul’un imarı için bu dönemde önemli adımlar atıldı. Bunlar arasında yangın alanlarının ıslahı ve yerleşime açılması, Terkos su şebekesi, Hamidiye suları, havagazı şebekesinin genişletilmesi sayılabilir. Bu dönemde İstanbul büyük bir deprem felaketi de yaşadı. Halk arasında “310 Depremi” denen 1894 depreminde Suriçi çok zarar gördü. Ama büyük süratle yapım onarım çalışmalarına girişildi. Bu dönem İstanbul’unda yaşanan diğer önemli olaylar arasında 1895, 1896’daki huzursuzlukları ve 1905 ile 1906’da teşebbüs edilen iki suikasti de sayabiliriz. Birincisi başarısız olarak padişaha yapıldı; diğerinde Şehremini Rıdvan Paşa hayatını kaybetti. Diğer önemli hadiseler olarak da bir dizi resmi ziyaret sayılabilir. Bunlar arasında İran Şahı Nasıreddin ve oğlu, eski ABD Başkanı General Grant ve Alman İmparatoru II.Wilhelm’in ziyaretleri zikre değer. II.Wilhelm gezisinin anısına İstanbul’daki ünlü Alman Çeşmesi’nini yaptırtmıştır.
     Sultan II.Abdülhamit eğitim konusuyla da ilgilenmiş; birçok okul açtırmıştır. Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Hukuk, Sanayi-i Nefise mektebi (Güzel Sanatlar Okulu), Hendese-i Mülkiye, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, Darülmuallimin-i Aliyye, Mekteb-i Fünun-u Maliye, Eczacı Mektebi, Ticaret Mektebi, Halkalı Ziraat Mekteb-i Alisi, Hamidiye Baytar Mektebi, Orman ve Maden Mektebi, Ticaret-i Bahriye Mektebi, Dilsiz ve Ama Mektebi, Kız ve Erkek Sanayi Mektepleri, Darülfünun (Üniversite), rüşdiyeler (lise) ve idadiler (ortaokullar) açmıştır. Bundan esinlenerek açılan Darülfeyz, Burhan-i Terakki, Numune-i İrfan gibi özel okulların sayısı 1900’de 30’u bulmuştur. Bunların yanı sıra Müze-i Humayun (bugünkü Arkeoloji Müzesi), Beyazıt Umumi Kütüphanesi, Yıldız Arşiv ve Kütüphanesi, Hazine-i Evrak (başbakanlık arşivi) gibi değerli kültür müesseseleri de o yıllarda kurulmuştur. Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi, Şişli Etfal Hastenesi ve Darülaceze o dönem açılıp bugüne kalmış kurumlardandır. Yine, kendi fotoğrafının çekilmesinden hoşlanmayan Sultan II.Abdülhamit, bu dönemde İstanbul’un ve imparatorluğun fotoğraf albümlerini hazırlatmıştır.
     Sultan II.Abdülhamit 24 Temmuz 1908’de II.Meşrutiyet’i ilan etti ve 31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilerek sürgüne gönderildi. Yerine Sultan V.Mehmet Reşat tahta geçti (27 Nisan 1909). İstanbul’un bundan sonraki dönemi Cumhuriyet’e dek savaşlar ve karışıklıklar içinde geçti. Sultan V.Mehmet’in tahta çıkışına vesile olan 31 Mart Vakası’ndan sonra İstanbullular artık meydanlardaki darağaçlarında sallanan insan görüntüleriyle sık sık karşılaşır oldular. 19 Ocak 1910’da Çırağan Sarayı yandı. Bu bir seri kötü olayın başlangıcı oldu. 9 Haziran 1910’da Gazeteci Ahmet Samim Bey suikastla öldürüldü. 6 Şubat 1911’de Babıali’de yangın çıktı. 18 Ekim 1912’de Balkan Savaş’ı başladı. İstanbul 93 Harbi’ndeki facia görüntüleriyle bir kere daha karşılaştı. 23 Ocak 1913’te Babıali Baskını oldu. Kıbrıslı Kamil Paşa hükümeti silah zoruyla istifa etti. 11 Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa suikasta kurban gitti. Her tarafı saran rüşvet, ahlaksızlık ve hırsızlık dalgası devlet yapısını sarsmaya başladı. Rüşvet ve hırsızlık meblağları onbinlerce altını buluyordu. Bu olan bitene Sultan V.Mehmet Reşat çok fazla müdahale edememiştir. Bu dönemin gerçek hakimi, yönetimdeki İttihat ve Terakki partisi olmuştur.
     14 Kasım 1914’te I. Dünya Savaşı başladı. Savaşın getirdiği kıtlık ve sefaletle savaşmak için resmi makamlarca tedbir alınmaya çalışıldıysa da istifçilik ve karaborsaya engel olunamadı. Kısa sürede paralarını Beyoğlu’nun balozlarında, müzikhollerinde ve restoranlarında su gibi harcayan bir savaş zenginleri sınıfı oluşmuştu. Açlık ve sefalet, yıkık dökük mahalleler ve zengin ışıltılı konaklar, dilenen sakat kalmış savaş gazileri ile kantocuların, şarkıcıların, yabancı artistlerin ayağına dökülen paralar, bu dönem İstanbul’unun tipik ve acı görüntüleridir.

İşgal ve Mütareke Yılları

I.Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti birçok cephede zafer kazanmasına rağmen müttefikleri nedeniyle mağlup oldu. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İtilaf Devletleri’ne ait 55 parçalık donanma 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa açıklarına demirledi ve böylece İstanbul’un işgali başladı. Ama Londra Konferansı’nda kararlaştırılıncaya kadar, kıyıya asker çıkarılacak şehir topyekün işgal edilmedi. Padişah tarafından 1918 yılında feshedilen Meclis-i Mebusan, 12 Ocak 1920’de yeniden toplandı ve 28 Ocak’ta Misak-ı Milli’yi kabul etti. 4 Mart 1920’de Londra Konferansı’nda İstanbul’un işgali kararlaştırıldı. 14 Mart’ta telgrafhane işgal edildi. 15 Mart gecesi ise topyekün işgal hareketi başladı. Karaya çok sayıda asker çıkarılarak şehrin önemli noktaları kontrol altına alınmaya başlandı. Sabah erken saatlerde bir İngiliz birliği Şehzadebaşı’ndaki karargahı basarak askerlerin üzerine yaylım ateşi açtı. Öğlene doğru şehir tamamen işgal edilmişti. Öğleden sonra ise İngilizler Meclis-i Mebusan’ı bastılar. Ama Meclis-i Mebusan Padişah tarafından feshedilinceye kadar varlığını muhafaza edebildi. 11 Nisan’da kapatıldı ve 150 kadar siyası şahsiyet Malta’ya sürgün edildi.
     İşgal ve mütareke yıllarında İstanbul pek aşina olmadığı büyük gösterilere şahit oldu. 19 Mayıs 1919’da ilk kez kadın hatiplerin de konuşma yaptığı Fatih Mitingi yapıldı. Mitinge 50 binden fazla insan katıldı. Meclis-i Mebusan’ın açılışını izleyen günlerde ise Sultanahmet Meydanı’nda 150 bin kişinin katıldığı başka bir miting daha yapıldı. 10 Nisan-29 Temmuz 1922 tarihleri arasında da Darülfünun öğrenci ve öğretim üyeleri dersleri boykot ettiler. Bu dönemdeki bir başka önemli gelişme de İstanbul’da bazı gizli örgütlerin kurularak bağımsızlık için faaliyette bulunmalarıdır. Karakol Cemiyeti, Mim Grubu ve Müdafa-i Milliye teşkilatı o dönem İstanbul’undaki en önemli gizli örgütlerdi. Bunlar gösteriler düzenlemek, Anadolu’da başlayan bağımsızlık hareketine silah, asker ve cephane sevk etmek ve istihbarat yapmak gibi faaliyetlerde bulundular. Bu yıllarda İstanbul çok hareketli bir nüfus yapısına sahiptir. Bir taraftan insanlar İstanbul’u terk ederek işgal altında bulunmayan Anadolu şehirlerine göç ederken, diğer taraftan da çok sayıda insan İstanbul’a sığınıyordu. İstanbul’a göç edenler arasında, İstanbul ve halkını en çok etkileyenler, Bolşevik İhtilali’nden kaçan Rus göçmenleri oldu. Bunların toplam sayısı 200 bin civarındaydı. Rus kadınlarının kılık kıyafetleri İstanbul kadınlarınca benimsendi ve moda haline geldi. İlk kez bu dönemde İstanbullular Ruslardan etkilenerek denize girmeye başladılar. İstanbul’un gece hayatı da işgale rağmen canlandı. Kafekonserler, tiyatro kumpanyanları ve sinemalar bu dönemde yoğun ilgi çekiyordu. Barlar ve pastaneler bu dönemde meyhane ve muhallebiciye alternatif olarak kent hayatına girdi. Tüm bunlar ahlaki bir çözülmeyi de beraberinde getirdi. Bu eğlence yerlerinde çalışan Rus kadınları arasında fuhuş çok yaygınlaştı. Bu dönem için bir diğer önemli gelişme de işçi hareketlerinde ve sosyalist faaliyetlerdeki canlanmadır. Bu dönemde birçok sosyalist ve işçi kuruluşu ortaya çıktı. Grevler ve diğer işçi eylemlerinde de büyük artışlar oldu. İlk kez bu dönemde 1 Mayıs İstanbul’da düzenli olarak kutlanmaya başlandı.
     9 Ekim 1920’de Türk askerleri İzmir’e girdi. Bu olay İstanbul’un kurtuluş sürecini başlattı. 11 Ekim’de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile İşgalcilerin aşamalı olarak Trakya’yı boşaltması kabul edildi. Ankara’daki TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasına karar verdi. Böylece İstanbul Ekim 1923’e kadar hukuki başkent olma özelliğini sürdürmesine rağmen, fiili olarak başkent olmaktan çıktı. 16 Kasım’da son Osmanlı Padişahı Sultan Vahideddin İstanbul’dan ayrıldı.  4 Kasım 1923’te ise işgal kuvvetleri İstanbul’u tamamen terk etti. Böylece Latin işgalinden sonraki Avrupalıların İstanbul’u ikinci işgali de sona erdi.

Sultan Mehmet Vahdettin

2 Şubat 1861'de İstanbul'da doğdu. Osmanlı Devleti'nin 36. ve son sultanı, 115. İslam halifesidir. Sultan Vahdettin'den sonra Padişahlık kaldırılmış, fakat İslam Halifeliği saltanatı Abdülmecit tarafından devam ettirilmiştir. Sultan Abdülmecid'in 8. oğlu ve kendisinden önce tahta geçen V.Murat, II.Abdülhamit ve V.Mehmet Reşat'ın küçük kardeşidir. Çok küçük yaşta anne ve babasını kaybetti. Sultan Abdülmecit'in ikballerinden Şayeste Hanımefendi tarafından büyütüldü. Tahta geçiş sıralamasında çok aşağılarda olduğu için gözden uzak bir yaşam sürdü. Gençlik yıllarında gizlice medrese derslerini takip etmiş, bu özelliği ile tahta çıktıktan sonra kendisine arz edilen şer'i konulara müdahale edebilecek derecede yetkinleşmiştir.

     Ağabeyi II.Abdülhamit'in uzun padişahlığı sırasında, Çengelköy'de mimar Alexandre Vallaury'ye yaptırdığı köşkünde münzevi bir hayat yaşadı. Diğer şehzadeler hakkında padişaha jurnal yazmakla suçlandı. Mehmet Reşat tahta geçtiğinde, Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin Efendi veliaht oldu. Yusuf İzzettin'in 1 Şubat 1916'da bir yurt dışı seyahatine çıkacağı gün henüz aydınlatılamayan bir şekilde intiharı üzerine Vahdettin veliahtlık makamına yükseldi. 1917 Aralık ayında yaveri Mustafa Kemal Paşa eşliğinde beş haftalık Almanya seyahatine çıktı. 3 Temmuz 1918'de Sultan Reşat'ın ölümü üzerine 57 yaşında tahta çıktı. Tahta çıkışından kısa bir süre sonra şöyle dediği anlatılır:
"Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiyle tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz."
     1918 yazında ordu ve donanmaya bir Hatt-ı Hümayun göndererek Başkomutanlığı üzerine aldığını bildirdi. Devlet yönetiminde aktif bir rol alacağının işaretlerini vermişti ancak iki büyük sorunla karşı karşıya idi: bir yandan, bir felakete dönüşen I. Dünya Savaşı'nı en az hasarla sona erdirmek; öbür yandan, 1913'ten beri imparatorluğa egemen olan İttihat ve Terakki rejimine karşı bir siyasi alternatif oluşturmak. Tahta geçer geçmez, İttihat ve Terakki önderliğine muhalefetiyle tanınan Mustafa Kemal Paşa'yı Suriye Cephesi kumandanlığına atadı. 8 Ekim 1918'de savaşın kaybedileceğinin anlaşılması üzerine Talat Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki kabinesi istifa etti. Yerine Ahmet İzzet Paşa başkanlığında bir kabine kuruldu ve bu kabine savaşı bitiren Mondros Mütarekesi'ni 30 Ekim 1918'de imzalandı. İzzet Paşa'nın "artçı" kabinesinin de sadece 25 gün süren iktidardan sonra istifası üzerine Padişah diplomat Ahmet Tevfik Paşa'yı 13 Kasım'da sadrazamlığa getirdi.
     Kurtuluş Savaşı 9 Eylül 1922'de İzmir'in Kurtuluşu ve 13 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi ile sona erdi. Bu sırada İstanbul henüz İtilaf Devletleri'nin askeri işgali altındaydı. 6 Ekim'de TBMM ordusunu temsilen Refet Bele komutasındaki bir askeri birlik İstanbul'a girdi. Bu günlerde basın organları Vahdettin'in aleyhinde geniş çaplı ve kamuoyunda etki yapan yayınlarda bulundular. Padişah Vahdettin'in Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında ölüm fermanı imzalamasının ve Milli Mücadele karşıtı tavırlarının, son padişahın vatan haini olduğunu açıkça göstermekte olduğunu düşünen halk arasında bazı gruplarca hakaret ve tehdit içeren gösteriler yapıldı. VI.Mehmet Vahdettin'in 11 Nisan 1920 tarihli kararname ile başlayan girişimleri, "isyan" kavramının da ötesinde iç savaş girişimi olarak kabul edilmiştir.
     
1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi, çıkardığı iki maddelik bir kanunla saltanatı kaldırdı. 4 Kasım'da son sadrazam Ahmet Tevfik Paşa istifa etti. 5 Kasım'da Refet Paşa, Babıali'deki bakanlıklara gönderdiği bir genelgeyle işlerine son verildiğini tebliğ etti. 17 Kasım sabahı Sultan Vahdettin, küçük oğlu Mehmet Ertuğrul ve hareminin mensuplarıyla birlikte Dolmabahçe Sarayından bir kayığa binerek Boğaziçi'nde demirlemiş olan HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısı ile Malta'ya gitti. İngilizler Vahdettin'in İngiltere'ye gelmesini kabul etmediği için devrik padişah bir süre Malta'da kaldı. 1922 sonunda Hicaz kralı Hüseyin'in daveti üzerine hacca gitti. 20 Nisan 1923'e dek Hicaz'da kaldı. İngiltere'nin baskısı üzerine buradan ayrıldı. Bir süre İtalya'nın Cenova kentinde yaşadı. 11 Haziran 1923'te San Remo kasabasında Mısır kraliyet ailesinden bir prensin maddi yardımıyla kiralanan bir villaya taşındı. Bu dönemde başlangıç bölümünü kendi el yazısıyla yazdığı, kalan bölümlerini yakınlarına dikte ettirdiği anılarını kayda geçirmiştir.

Sultan Mehmet Reşat

Mehmet Reşat, 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan I.Abdülmecit, annesi Gülcemal Kadın Efendi'dir. Çocukluğu, padişah olan babasının yanında geçti. Eğitim ve öğrenimine gereken önem gösterildi. Sultan Mehmet Reşat, amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir şehzadelik yapmasına rağmen ağabeyi Sultan II.Abdülhamit zamanında sarayda hapis hayatı yaşadı. Veliaht olduğu için devamlı kontrol altında tutuluyordu. Sultan Mehmet Reşat günlerini haremde geçirir, şiir ve kitap okurdu. Beşinci Mehmet, İttihat ve Terakki partisinin desteğiyle tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Sultan II.Abdülhamit'in padişahlığı sırasında devlet işleriyle yeterince ilgilenmemişti. Padişahlığı sırasında yönetim daha çok İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa'nın eline geçmişti.

TRABLUSGARP SAVAŞI
Sömürgecilik yarışında birliğini geç sağladığı için geri kalan İtalya, Kuzey Afrika'da Osmanlılara ait olan Trablusgarb'ı ele geçirmek istedi. Avrupalı devletlerin de desteğini alan İtalya, Osmanlı Devleti'ne bir ültimatom vererek, Trablusgarp'ın kendisine bırakılmasını istedi. İtalyanların bu isteği reddedilince 1911'de Trablusgarp ve Bingazi işgal edildi. Mustafa Kemal ve Enver Bey Trablusgarp'a geçerek Derne ve Tobruk'da önemli direniş hatları oluşturdular. İtalya Osmanlı devletini barışa zorlamak için Çanakkale'de Türk istihkamlarını denizden topa tuttular. Ayrıca On iki adaya asker çıkardılar. Balkan Savaşlarının başlaması üzerine İtalyanlarla barış imzalandı ve Trablusgarp Savaşı sona erdi. Yapılan Uşi Barış Antlaşması'na göre Trablusgarp ve Bingazi İtalya'ya verildi. On iki ada Yunanistan'ın işgal etmemesi için geri verilmek üzere İtalya'da kalıyordu.
BİRİNCİ BALKAN SAVAŞI
Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Osmanlı Devleti'ni Balkanlardan çıkarmak isteyen Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Trablusgarp savaşıyla uğraşan Osmanlı Devleti'ne savaş açtılar. Rusya'nın saldırmama garantisine güvenen Osmanlı İmparatorluğu ordularını terhis etmişti. Birinci Balkan Savaşı sırasında birçok cephede birden savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti ağır yenilgiler aldı. Bulgarlar Çatalca'ya kadar ilerlediler, Yunanlılar Selanik'i işgal etti. Bu olaylardan faydalanan Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti.
İKİNCİ BALKAN SAVAŞI
Osmanlı Devleti'nden aldıkları toprakların kendi aralarında paylaşırken anlaşmazlık içerisine girdiler. Sırbistan, Yunanistan ve Romanya Bulgaristan'a karşı savaşa başladı. Osmanlı Devleti bu fırsattan yararlanarak Bulgaristan'a savaş ilan etti. Osmanlı ordusu tarihi şehir Edirne'yi kurtardıktan sonra Meriç'e kadar ilerledi ancak, Avrupalı devletlerin müdahalesi ihtimaline karşı daha fazla ileri gitmedi. İkinci Balkan Savaşı sonunda yapılan İstanbul Antlaşması ile Edirne ve Kırklareli Türklere geri verildi. Kavala ve Dedeağaç ise Bulgaristan'da kaldı. İki devlet arasında Meriç nehri sınır oldu.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI
Avrupa'da yaşanan sanayi inkılabından sonra, fazla mal üreten ülkeler yeni sömürgeler ve pazarlar bulmak için aralarında yarışıyor ve kendi aralarında gruplaşıyorlardı. Osmanlı Devleti, 28 Haziran 1914 tarihinde başlayıp, 1918 yılına kadar devam eden ve bu süre içinde milyonlarca insanın ölmesine ve sakat kalmasına ekonomik olarak büyük hasara yol açan Birinci Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında katıldı. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'nda birçok cephede savaştı. Çanakkale Savaşı'nda tarihin en büyük direnişlerinden birini gerçekleştiren Türk milleti, tüm olumsuz şartlara rağmen, düşman donanmasının boğazlardan geçmesine izin vermedi. Osmanlı birlikleri, her cephede kahramanca mücadeleler vermesine rağmen, kazandığı yerel başarılar sonuca etki etmedi. Milletin başarıya ulaşması için dua etmekten başka bir iş görmeyen Mehmet Reşat, Osmanlı İmparatorluğu'nun bu feci şartları içinde, 1918 yılında kalp yetmezliğinden dolayı vefat etti.   

Sultan V.Murat

21 Eylül 1840 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Abdülmecit, annesi Şevk-Efza Kadın Efendi'dir. Sultan Beşinci Murat, çocukluğunda ve gençliğinde iyi bir eğitim gördü ve Fransızca öğrendi. Okumaya çok meraklı olduğundan dolayı, Fransa'dan kitaplar getirtir ve sürekli olarak okurdu. Edebiyata karşı çok ilgiliydi. Aralarında Ziya Paşa ve Namık Kemal'in de olduğu devrin bir çok şairi ile yakın dostluk kurmuştu. Yabancı kültürlerin etkisi altında kalan Sultan V.Murat, piyano çalardı. Batı müziği stilinde besteler bile yapmıştır. Avrupalı prenslerle dost olmuş, onlarla mektuplaşmış olan Sultan V.Murat, yerli ve yabancı gazeteleri etrafından eksik etmezdi. Sultan Abdülaziz ile beraber çıktığı Avrupa seyahati sırasında Avrupa'yı yakından görüp hayran kalmış olan Sultan Murat, bu gezi sırasında İngiltere'de tanıştığı Gal Prensi (sonradan İngiltere Kralı olan VII.Edward) ile yakın bir dostluk kurdu. Gal Prensinin tesiri altında kalıp mason olan Sultan V.Murat, çok müsrif ve ihtiras sahibi bir insandı. Padişah olmak için amcasının ölümünü beklediğini açıkça söylerdi.


                                               Han

     Sultan Murat Han 21 Eylül 1840'da İstanbul'da, Çırağan Sarayı'nda doğdu. Padişah Abdülmecit ile Şevkefza Kadın Efendi'nin büyük oğullarıydı. Babası padişah Abdülmecit tarafından çok sevilmekte ve bu nedenle onun tarafından veliaht ilan edilmek istenmekteydi. Öğrenimi ve eğitimine büyük özen gösterilen Beşinci Murat, döneminin en ünlü bilginlerinden Doğu kültürü ve fen alanında ders aldı. Önce Ethem Paşa'dan, sonra ise Kemal Paşa ile Gardet adlı bir Fransızdan ders alarak 14 yaşında öğrenmeye başladığı Fransızcasını ilerletti. Mızıkayı Hümayun komutanı Guatelli Paşa ve Augusto Lombardi adlı bir diğer İtalyandan aldığı piyano dersleriyle musiki alanında ilerleme kaydetti ve kendi kendine birçok şarkı besteledi. Sultan V.Murat, tahttan indirilen Sultan Abdülaziz'in yerine 30 Mayıs 1876'da padişah oldu. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtarmak için meşrutiyetin kurulmasını isteyen, bu düşünce ile tahta güvendikleri bir hükümdar getiren aydınların umudu yine kırılmıştı. 93 gün kaldığı Osmanlı tahtından akli dengesini yitirmesi sonucu 31 Ağustos 1876 tarihinde indirildi. 2. Abdülhamit tarafından Çırağan Sarayı'nda ailesi ile birlikte zorunlu ikamete mecbur edildi. İki yıl sonra Ali Suavi vakasının patlak vermesiyle birlikte ailesiyle beraber Çırağan'ın bugün Beşiktaş Anadolu Lisesi olarak kullanılan harem binasına nakledildi. Tahttan indikten sonra 28 yıl daha sarayda yaşayan Beşinci Murat, 29 Ağustos 1904 tarihinde bu ikametgahında vefat etti. Yeni Cami Turhan Valde Türbesine ek olarak inşa edilen Cedid Havatin Türbesinde annesinin yanına defnedildi.

Sultan Abdülmecit Han

Küçük yaştan itibaren mükemmel bir tahsil gördü ve iyi derecede Fransızca öğrendi. Avrupa neşriyatını yakından takip eder, onların ilmi çalışmalarını ve siyasi fikirlerini öğrenmeye çalışırdı. Babası II.Mahmut'un 1839'da vefatı üzerine henüz 16 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.

 

     Sultan Abdülmecit Han, tahta çıktığında Osmanlı Devleti iç ve dış buhranlarla karşı karşıyaydı. Osmanlı ordusu Nizip'te Kavalalı Mehmet Ali Paşa kuvvetlerine mağlup olmuştu. İki gün sonra da Kaptan-ı derya hain Fevzi Ahmet Paşa Osmanlı donanmasını Mısır'a götürüp teslim etti. İngilizler bu sırada Osmanlı tahtında devlet idaresinde tecrübesiz bir padişahın bulunmasını fırsat bilerek harekete geçtiler. Osmanlı Devleti'ne tam destek olmak vadiyle Mustafa Reşit Paşa'yı sadrazamlığa getirttiler. Paris ve Londra'da sefirlik yapan Reşit Paşa, bu müddet içerisinde aldatılarak mason yapılmıştı. Nitekim iktidara gelir gelmez ilk işi Tanzimat Fermanı'nı ilan etmek oldu (3 Kasım 1839). Osmanlı Devleti'nin yıkılma ve yok olma devrine açılmış bir gedik olan Tanzimat Fermanı devlete ve millete çok pahalıya mal oldu.
     Sultan Mahmut Han'ın açtığı ileri medeniyet yolu üzerine engel olarak oturan Tanzimat adamları, Avrupa ilmini ve tekniğini almak yerine sathi taklitler üzerinde durdular. Böylece ilim ve teknikte ilerleme durdu. Avrupa'nın yaşayışına hayran olarak yetişen yeni nesiller taklit modasına kurban gittiler. Memleket şartlarını ve ihtiyaçlarını anlamadan rejim davasına kapılan tanzimat devri adamları, daha sonra ihtilalci olarak gayr-i müslimlerle birleşmişler ve buhranları artırarak, devleti sarsmaktan başka bir işe yaramamışlardır.
     Mustafa Reşit Paşa ve yetiştirmelerinin Osmanlı Devleti içinde kendilerinin yıllardır yapamadığı tahribatı kısa zamanda gerçekleştirdiğini gören İngilizler, Mısır meselesinin hallinden sonra Osmanlı Devleti'nin başına yeni gaileler açtırmakta gecikmediler. Mustafa Reşit Paşa, İngiliz ve Fransız desteğini alarak 4 Ekim 1953'te Rusya'ya harp ilan etti. Ancak Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş yaparken İngilizler, dünyadaki ikinci büyük İslam devleti olan Gürganiye Devleti'ni yıktılar. Hindistan, İngilizlerin sömürgesi durumuna geldi. Sultan Abdülmecit Han, batılıların yaldızlı reklamlar ve sahte dostluklarla örtbas etmeye çalıştıkları İslamiyet'i imha hareketini çok geç anladı. Reşit Paşa'yı görevinden aldı. 1853-55 Rusya ile olan Kırım harbi başarı ile neticelenmesine rağmen, savaş harcamaları dış borçlanma yolunu açtı. Osmanlı Devleti'nin savaşı kazanmasında rol oynayan İngiltere ve Fransa, devlet içinde yeni ıslahatlar istediler. Reşit Paşa'nın yetiştirmesi Ali Paşa'nın İngiliz ve Fransız elçileri ile ortaklaşa hazırladıklar Islahat Fermanı 1856'da ilan edildi. Bu ferman da Osmanlıların hristiyanlara verdiği büyük bir tavizdi. Nitekim fermanın uygulaması pek çok yerde büyük tepki gördü. 1858'de Cidde'de ayaklanma baş gösterdi. Eflak, Boğdan ve Karadağ'da bağımsızlık hareketleri başladı. Devletin içine düştüğü feci durum sebebiyle, üzüntüsünden tüberküloza yakalanan Sultan Abdülmecit, 25 Haziran 1861'de vefat etti. Yavuz Sultan Selim Han'ın türbesinin yanına defnedildi. "Atam Yavuz Sultan Selim Han'a hürmetten türbemi onunkinden daha aşağı yapın" şeklindeki vasiyeti üzerine türbesi Sultan Selim'inkinden daha alçak ve kısa olarak yapıldı.

     Padişah Abdülmecit devri, II.Mahmut Han'ın açtığı yenileşme yolunun, Mason Reşit Paşa ve yetiştirmeleri eliyle bozulduğu ve Avrupa'nın her bakımdan taklide başlandığı bir devir olarak göze çarpmaktadır. Abdülmecit Han hatasını anladıktan sonra memleketi, milleti kemiren iç ve dış düşmanlara karşı tedbirler arar ve bu iş için gece gündüz Allahü tealaya yalvarırdı. Ancak Osmanlı Devleti'nin içte isyanlar ve dışta Rusya ile harplerini fırsat bilen İngilizler, yetiştirdikleri ve işbaşına getirdikleri devlet adamları sayesinde ona bu fırsatı tanımadılar. Sultan Abdülmecit, bu karışık devrede memleket içinde çok başarılı işler de yaptı. 1844'te bugünkü Galata Köprüsü olarak bilinen Mecidiye Köprüsü'nü, 1848'de Küçük ve Büyük Mecidiye (Ortaköy) camilerini yaptırdı. 1853'te İstanbul-Varna-Kırım arasında ilk telgraf hattı döşendi. Bu harekete hız verilerek, 1870'te 36000 kilometrelik telgraf hattı ile Osmanlı Devleti dünya devletleri arasında en ön sıralarda yer aldı. 1860'da İzmir-Turgutlu arasında demiryolu yapıldı. Ayrıca İstanbul'un her yerinde pek çok cami, mescit, mektep, hastane ve çeşmeler de yaptırmıştır.

Sultan II.Mahmut

Sultan II.Mahmut, 30. Osmanlı padişahı ve 109. İslam halifesidir. Osmanlı tarihi boyunca belki de en çok dönüm noktasının yaşandığı bir dönemde padişahlık yapmıştır. Osman Gazi ve Sultan İbrahim'den sonra Osmanlı Hanedanı'nın üçüncü ve son soy atasıdır. Son altı Osmanlı padişahından ikisi onun oğlu dördü ise torunudur. Genelde Osmanlı Devleti'nin batılılaşma, bilim teknik alanında ilerleme, modernleşme hareketlerinde II.Mahmut bir öncü olarak kabul edilir. En köklü reformlar, en köklü değişiklikler Sultan Mahmut zamanında yapılmıştır.


2. Mahmut

     Sultan II.Mahmut, 20 Temmuz 1785'te Topkapı Sarayı'nda dünyaya gelmiştir. Babası I.Abdülhamit, annesi I.Abdülhamit'in sekizinci kadını olan Nakşidil Sultan'dır. Bütün hayatı boyunca kullanacağı Adli mahlası kendisine doğduğu zaman verilmiştir. Babasının padişahlığı boyunca bebekliği sarayda geçmiştir. Fakat babası, Sultan Mahmut daha çok küçük yaştayken vefat ettiği için tahta II.Mahmut yerine III.Selim geçmiştir. III.Selim kısır olduğu için gelecekte II.Mahmut'un tahta geçeceğini umut etmiş, küçüklüğünden beri II.Mahmut ile çok yakından ilgilenmiştir. Padişahlığı döneminde incelendiğinde II.Mahmut ile III.Selim'in ilgi alanlarının birbirine çok benzemesi, olaylara bakış açılarının, getirdikleri çözümlerin birbirine çok benzemesi de çocukluğunda II.Mahmut'un, kuzeni III.Selim'den epey etkinlendiğini göstermektedir.
    Nizam-ı Cedit ordusunu kuran III.Selim yeniçerilerin ve birçok muhafazakar kesimin hoşnutsuzluğuna maruz kaldı. En sonunda patlak veren Kabakçı Mustafa İsyanı ile tahttan indirilip hapse atılan III.Selim'in yerine, II.Mahmut'un ağabeyi IV.Mustafa getirildi. Fakat III.Selim ne olursa olsun çocuğu gibi ilgilendiği kuzeni II.Mahmut'un tahta geçmesini istiyordu ve bu uğurda mücadele etmeye devam etti. Zaten ilerleyen zamanda IV.Mustafa, III.Selim ile kardeşi II.Mahmut'un ölüm emrini verdi. III.Selim feci şekilde öldürülürken, II.Mahmut yoğun çabalar sonucunda kaçmayı başardı ve Alemdar Mustafa Paşa'nın da yardımıyla 30. Osmanlı padişahı olarak tahta çıkmayı başardı. Sultan II.Mahmut Han tahta çıkar çıkmaz, III.Selim'in izinden ıslahat ve reform hareketlerine devam etti. Bütün politikalarını modernleşme, batıyı yakalama ve bilim-teknikte ilerleme üzerine geliştirdi. Ama bunun için devletin huzurlu, güvenli bir ortamda olması gerekiyordu. Fakat II.Mahmut dönemi tam tersine, en buhranlı dönemlerden biri olmuştur. Balkanlarda Osmanlı Devletinin gücünü iyice zayıflatan bağımsızlık isyanları, Fransa'nın Cezayir'i işgal etmesi, Rusya'nın Navarin'de Osmanlı donanmasını yakması, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Kütahya'ya kadar dayanması gibi devletin yok olmasını an meselesi haline getiren olaylar Sultan II.Mahmut döneminde yaşanmıştır. Böyle bir ortamda devletin güvenliğini biraz olsun arttırmak adına Padişah Mahmut, Alemdar Mustafa Paşa'nın da önerisiyle ülkenin dört bir yanındaki ayanlarla bir toplantı yaparak "Sened-i İttifak" ı imzalamıştır. Ayan; ileri gelen, zengin kimse demektir. Bu anlaşmaya göre, ayanlar devlete sadık kalacak, tüm yenilik hareketlerini destekleyeceklerdi. Buna karşılık olarak ayanlara, üzerlerine olan mülkleri ebediyen ailelerine miras bırakma hakkı tanınmıştı. 
     Bu hamleden sonra Sultan II.Mahmut, ilk ıslahat hareketi olarak "Sekban-ı Cedit" adlı Avrupa tarzında yeni bir ordu kurdu. Ancak bu ordu da yeniçerilerin isyan çıkarması ve saraya yürümesi, yapılan çeşitli çatışmalarla müzakereler sonucunda kaldırıldı. Bu isyan sırasında sadrazam Alemdar Mustafa Paşa yeniçeriler tarafından öldürülmüştür. Ayrıca II.Mahmut döneminde uzun süredir devam eden Rus savaşı Bükreş anlaşması ile sona erdirilmiş, Sırp isyanı ise zor kullanılarak bastırılmıştır. Bu süre içerisinde devletin otoritesinin zayıfladığını düşünüp bağımsız hareketlere girişen bazı ayanlar da Sened-i İttifak gereğince II.Mahmut tarafından bastırıldı. Kimisi teslim oldu, kimisi idam edildi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile anlaşmaya varılarak bu mesele sona erdirildi. Sultan II.Mahmut döneminde patlak veren İran savaşı da Osmanlı Devleti'ni bir süre uğraştırdı fakat sonunda Erzurum Anlaşması yapılarak İran ele geçirdiği yerleri geri verdi ve işgali başaramamış oldu. Yine II.Mahmut döneminde patlak veren Yunan isyanı da bastırıldı. 
Sultan II.Mahmut döneminde yapılan en önemli yenilikler:
  • Yeniçeri ocağının kaldırılması ve yerine Sekban-ı Cedit'ten sonra Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adlı Avrupai bir ordunun kurulması
  • Sarık, cübbe gibi kıyafetlerin devlet dairelerinde yasaklanarak yerine fes, pantolon, vs. batı tarzı kıyafet zorunluluğu getirilmesi
  • Divan-ı Hümayun'un kaldırılması ve yerine bugünkü bakanlıklara benzer şekilde nazırlıklar kurulması
  • Gerçek anlamda ilk nüfus sayımının yapılması
  • İlk posta teşkilatının kurulması
  • Tamamiyle batılı tarzda eğitim veren ilk eğitim kurumu olarak Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ve ilk harp okulu olarak Mekteb-i Harbiye'nin kurulması
  • İlk resmi gazete Takvim-i Vakayi'nin kurulması ve yayımlanmaya başlanması 
olarak sıralanabilir. II.Mahmut, 1839 yılında İstanbul'da vefat etmiştir.